29 Şubat 2016 Pazartesi

Hava, Meteoroloji, Atmosfer Basıncı ve Rüzgâr İlişkisi

Hava


Çeşitli gazlardan meydana gelmiş bir karşımdır. Dünyamızı, bütün üzerindekilerin beraber çepeçevre örter. Gözle görünmez ama her tarafı örter, en ince deliklerden bile geçer ve bütün boşlukları doldurur.


Meteoroloji


Yeryüzünün her tarafındaki hava durumunu inceleyerek havacılar, gemiciler, yolcular için havanın nasıl olacağını önceden tahmin etme işidir.


Meteorolojinin amacı, hava değişmelerini çok önceden, mümkün olduğu kadar doğruya yakın bir şeklide tahmin etmektir. Meteoroloji İla uğraşanlar, bu tahminleri yapabilmek İçin havanın basıncını. ısısını, elektrik durumunu, nem oranını ve alan rüzgârın hızıyla yönünü ölçen aletlerden yararlanırlar. Tabiî, havanın durumu devamlı değişmekte, daha sonrası için tahminler yapılmasını gerektirmektedir. Meteoroloji bilginleri, dünyanın dört bir bucağındaki istasyonlar, gözlem gemileri ve uzaydaki meteoroloji uydularının yardımıyla edindikleri doğru ve sağlam bilgileri radyo ile her tarafa yayarlar.


Atmosfer Basıncı


Dünyamızı çepeçevre çeviren havanın da kendine göre bir ağırlığı vardır. Etrafını çevirdiği her şeyin üzerine bir basınç yapar ki, bu basınç barometre denen âletle ölçülür. Bu basınç hem havanın nasıl olacağını, hem de uçakların kaç metre yükseklikte uçtuğunu öğrenmeye yarar.


Torricelli’nln 1643 yılında icat ettiği cıvalı barometre, havanın, ölçülebilen bir basıncı öldüğünü ortaya koymuştu. Bu basınç yer ve zamana göre değişmektedir. Gittikçe düşen atmosfer basıncı, rüzgâr ve çok kere de yağmur geldiğine işarettir. Artış gösteren bir atmosfer basıncı ise güzel bir havanın geleceğine işarettir. Yerden havalanan bir uçağın üzerindeki atmosfer basıncı, uçak yükseldikçe azalır, (her 100 metrede 1 santim) alçaldıkça çoğalır. Böylelikle uçaklarda, barometreden yükseklik ölçme âleti olarak da yararlanılır. Bu âlete, «altimetre» ya da yükseklikölçer adı verilir.


Rüzgâr


Su nasıl akıp giderse, hava da akarak yer değiştirir. Isınan hava yukarı doğru çıkar, boş bıraktığı yeri de yanındaki soğuk hava doldurur. İşte, havanın bu şekilde yer değiştirmesi rüzgârları meydana getirir.


Rüzgâr, değişik hava tabakaları arasındaki yoğunluk farkının sonucu olarak meydana gelir. Yüksek basınçtaki (antisiklon) daha yoğun hava, alçak basınçtaki (siklon) daha az yoğun hava tabakalarına doğru kayar, böylece rüzgâr meydana gelmiş olur. Muson gibi yılın belirli zamanlarında esen rüzgârlar olduğu gibi, alizeler gibi bütün bir yıl boyunca muntazam olarak esen rüzgârlar da vardır. Her bölgede esen rüzgârlar kendilerine göre özellikleriyle tanınırlar. Yurdumuzda kuzeybatıdan esen Kara, yel, soğuk ve kar getirir. Büyük Sahra’nın kuzeyinden Sicilya kıyılarına esen «Sirocco» çok sıcak ve kuru bir rüzgârdır.


 

28 Şubat 2016 Pazar

Hale, Flüorışıl ve Morötesi Işınlar Hakkında Kısa Bir Derleme

Hâle


Bazı sisli gecelerde gökyüzündeki ay’ı, başka gecelerde olduğu gibi tam net olarak göremeyiz. Çevresi ışıktan bir halkayla çevrilmiş gibidir. Böyle olunca birçok kimse yağmur yağacağını söyler. Ayın, bazı kereler de güneşin etrafını çepeçevre çeviren bu ışıktan halkaya hâle, ya da ayla denir. Hile, aslında ışık ışınlarının, sirüs adı verilen ve buz billürcuklarından meydana gelen bulut tabakalarından geçerken kırılmasından ileri gelir. Bu ışıklı halkalar sisli gecelerde sokak fenerlerinin ya da uzaklardaki ışıkların etrafında da görülür. Bazı kereler Manş denizinin üzerinden bile görülen Kutup KızıIlığını hâleyle karıştırmamak gerekir. Kutup kızıllığı, neon lambalarda olduğu gibi ışığın iyonlanmasından ileri gelir.


Flüorışıl


Bazı maddeler ve bazı gazlar elektrik akımıyla karşılaştıkları zaman ışık vermeye başlarlar. Bu gibi madde ve gazlara “flüorışıl” madde veya gaz denir. Flüoresan ampul adı verilen, ince uzun tüp şeklindeki ampuller hem aydınlatmada, hem de ışıklı reklâmcılıkta kullanılırlar.


İçindeki incecik telin akkor hâline gelmesiyle ışık veren bildiğimiz ampullerin ısınmasına karşılık flüoresan ampuller soğuktur. Çünkü bu çeşit ampuller bambaşka bir sistemle ışık verirler. Elektrik akımının etkisiyle meydana getirilen morötesi ışınlar, uzun bir tüp hâlindeki ampulün iç yüzünü kaplayan flüorışıl maddeyi ışık verir hâle getirir. Işıklı reklâmlar, içinde ya neon, argon, kripton, ksenon gibi tabiatta ender bulunan gazlar ya da ışığa değişik renkler verebilen bazı maddelerin buharları bulunan flüoresan ampullerle yapılır. Böylece mavi, yeşil, kırmızı, sarı, mor gibi çok çeşitli renkli ışıklar elde edilir.


Morötesi Işınlar


Güneş ışığı, yazları cildimizin yanıp kararmasını sağlayan morötesi ışınlar bakımından zengindir. Morötesi ışınlar veren özel lambalarla da, güneşin altında uzanmadan evlerimizde rahatça yanabiliriz. Fakat bu çeşit yanıkların tehlikeli olduğunu unutmamak gerekir. Morötesi ısınların derimizin rengini veren maddelerin üzerindeki etkisiyle güneş banyosu ya da ski yapanların ciltleri yanıp koyulaşır. Derimizin bu kararması da aslında morötesi ışınlara karşı korunmak içindir. Morötesi ışınlar, hele cildi çok hassas olanlarda tehlikeli yanıklara sebep olabilir. Ama öte yandan bu ışınlar, organizmanın D vitaminleri İmal etmesine yardımcı oldukları için de çok faydalıdırlar, zira kemiklerin ve dişlerin gelişmesinde D vitamini büyük rol oynar. Morötesi ışınlar, tıbbi bakımdan da iskelet sistemini kuvvetlendirip canlandırır.


 

21 Şubat 2016 Pazar

Eski Mitoloji Yazarları Hakkında Dair Küçük Bir İnceleme

Mitologya kaynakların çoğu, kaynak olarak Augustus zamanında yaşamış olan Lâtin şair Ovidius’u alır. Bu bakımdan, kimse onunla boy ölçüşemez. Hesiodos, Findaros ve tragedya yazarları için birer gerçek olan öyküleri o yalan, saçma olarak ele alır; çoğu kere duyguludur, söylev çeker gibi anlatır. Yunanlılarda o duygululuğa, o söylev havasına pek rastlanmaz.


Mitologyayla ilgilenmiş yazarların listesi uzun değildir. Listenin başında İliada’sı ve Odysseia’sıyla Homeros vardır.


İkinci yazar, İsa’dan önce dokuzuncu ya da sekizinci yüzyılda yaşamış olan yoksul bir çiftçidir. Hesiodos adlı bu çiftçinin şiirlerinden biri, Theogonia bütün bütüne mitologyayla ilgilidir, evrenin, tanrıların nasıl yaratıldıklarını anlatır.


Hesiodos’dan sonraki kaynak, çeşitli tanrılar için yazılmış şiirler olan Hymnos’lardır. Bazı araştırmacılara bakılırsa, sekizinci yüzyılla dördüncü yüzyıl arasında yazılmışlardır. Sayıları otuz üçü bulmaktadır.


Yunanlıların en büyük şairlerinden Pindaros, altıncı yüzyılın sonlarında yaşamıştır. Şenlikleri, spor oyunlarını anlatan şiirlerinde hep mitologyadan söz açılır.


Tragedya Yazarları


Üç, tragedya yazarının, en yaşlısı Aiskhyloş, Pindarosun çağdaşıydı. Sophokles ile Euripides daha gençti. Aiskhylos’un İranlılar adlı oyunu bir yana bırakılırsa, üçünün de bütün eserlerinin konuları mitologyadan alınmıştı.


Bu arada üç kişinin adını da anmak gerekiyor: Beşinci yüzyılın sonlarıyla dördüncü yüzyılın başlarında yaşamış olan komedya yazarı Aristophanes; Euripides’in çağdaşı, ilk Avrupa tarihçisi Herodotos; büyük düşünür Eflâtun.


İsa’dan önce üçüncü yüzyılda Yunan edebiyatının merkezi İskenderiye olmuştu. Bu yüzden İskenderiyeli şairler diye anılan Theokritos, Bion, Moskhos ve Rodos’lu Apollonios, mitologya ile ilgiler kurmuşlardır.


İsa’dan sonra ikinci yüzyılda yaşamış olan Lâtin yazar Apuleius ile Yunanlı Lukianos’un mitologya bakımından önemleri büyüktür. Eros ile Psykhe öyküsü yalnız Apuleius’un eserinde anlatılmıştır.


Ne zaman yaşadığı kesin olarak bilinmeyen Yunanlı Apollodoros da, Ovidius gibi, zengin bir kaynaktır. Anlatımının kuruluğu bakımından Ovidius’dan ayrılır.


Bir başka Yunanlı, Pausanias, gezip gördüğü yerlerle ilgili mitologya öykülerini İsa’dan sonra ikinci yüzyılda büyük bir ciddiyetle yazmıştır.


Romalı Yazarlar


Romalı yazarlar içinde Sen başta geleni Vergilius’dur. Çağdaşı Ovidius gibi, o da mythos’lara inanmazdı; ama mitologya kahramanlarında insancıl yanlar bulmuş, yazdıklarında onların bu özelliklerini belirtmiştir.


Romalı öteki şairlerin, mitologya açısından ele alınınca, önemli olmadıkları görülür. Onlar için mitologya öyküleri sadece birer gölgedir sanki. Yunan mitologyasını öğrenmek için’ zaten Romalılara değil yazdıklarının her kelimesine inanan Yunanlılara başvurmak gerekir.


 

Hikâye Nedir, Kelime Anlamı ve Daha Fazlasıyla Bir Derleme

Edebiyatta bir türdür. Romandan daha kısa, roman gibi kişilerin ruh hallerini bir olay çerçevesi içinde anlatan yazılara denir. Nesir de olur, nazım da. Daha çok nesir şeklinde görülür.


Eski edebiyatımızda hikâye diye geçen bu kelime XIX. yüzyılın ikinci yarısında «hikâye» adıyla, Fransızcadaki «roman» kelimesinin karşılığı olarak kullanıldı. Şimdi hikâye dediğimiz yazılara ise kıssa derlerdi. Sonra, “roman” kelimesi dilimize girince, hikâye veya kısa hikâye de “aconte”, büyük hikâye ise nouvelle kelimesine karşılık olarak alındı.


Hikâye tarzı, kaynakları bakımından eski Hint’e kadar gider. Halk arasında meydana gelen, sahibi belirsiz masallar da bu tarzın ilk örnekleridir. Arapların dünyaca tanınmış “Binbir Gece Masalları” iç içe geçmiş küçük Hikâyelerden meydana gelmiştir (Bk. Binbir Gece Masalları). Batı edebiyatlarında İlkin Rönesans öncesi çağının İtalyan yazarı Boccacio’nun Decamerone (On günlük ) adlı eseriyle bu türde yazılar görülmeye başladı. İspanyol, romancısı Cervantes’in hikâyeleri, İngiliz şairi Geoffrey Chaucer’in The Canterbury Tales (Canterbury Hikâyeleri) gibi eserlerle gelişti. Fransızlar ‘da, Ortaçağın sonlarına ‘doğru meydan alan Gülün Romanı, Tilkinin Romanı gibi Eserlerle Marie de France’in Heptamerone (Yedi günlük) adındaki eseri İlk hikâye örneklerindendir. Bu gibi eserlerde hemen yalnız olmaya önem verilirdi. İnsan karakterini, ruhunu tahlile yer bırakılmazdı. XIX. yüzyıl sonunda yetişen Fransız hikâyecileri (Daudet, Maupassant), Rus hikâyecileri (Puşkin, Dostoyevski), Amerikan hikâyecileri (Marie‘s Twain, Poe) bu tarza bağımsız bir edebi tür değeri kazandırdılar.


Bizde hikâyecilik, masala benzemekten çok geç kurtuldu. XIX. yüzyılın sonlarına doğru, Ebubekir Hâzım Tepeyran, Küçük Paşasıyla; Sami Paşazade Sezai Küçük Şeyler iyi, Servet-i Fürtun Edebiyatının ünlü İki hikâyecisi Halit Ziya Uşaklıgil ile Hüseyin Cahit Yalçın, birçok eser yazarak bu çığırda yepyeni bir yola girdiler. Onlardan sonra Ömer Seyfettin, bütün eserlerini hikâye şeklinde yazarak; Reşat Nuri Güntekin, mizah hikâyelerine de geniş İmkân vererek bu türü geliştirdiler. Günümüzde ise bütün eserini yalnız bu tarza bağlamış bir sanatçı olarak Sait Faik Abasıyanık yetişti.