29 Mayıs 2016 Pazar

Geçmişten Bir Kesit "İlçe Başkanının Bakana Mektubu"

Bundan böyle Ankara’ya bir işiniz düşerse, MSP İlçe Baş-kanınız Kasım Taşçı’ya başvurmadan yola çıkmayınız…


“Neden!” diye sual ederseniz, hemen cevabını verelim: Derik hangi ilin ilçesidir? Mardin’in değil mi? Şu gün Mardin’in en önemli milletvekili kimdir? MSP’li Fehim Adak değil mi? Niçin önemlidir? Çünkü kendisi halen Bayındırlık Bakanıdır da ondan…


Diyelim ki bir işiniz var. Ankara’ya gittiniz, işiniz takıldı. İnsan seçtiği milletvekiline gidip yardımını rica etmez mi? Eder elbet! Hele bu milletvekili bakan da olursa…


Ama dedik ya, sizin Mardin’in Derik ilçesinden olmanız ve de Bayındırlık Bakanı Fehim Adak’ın sizin’ milletvekiliniz olması yetmez. Önce MSP İlçe Başkanı Kasım Taşçı’dan ruhsat almak gerek! Bu da nereden mi çıktı? Okuyun mektubu görün:


“Sayın Muhterem Hacı Fehim Bayındırlık Bakanı Esselamün Aleyküm Ve Rahmatüllahi Ve Bere-Katühü…”


4.5.1975 pazar gününde ilçemize teşrif buyurduğunuzda bütün ilçe halkının sevinç ve heyecanını bizzat kendiniz görüp müşahede ettiniz. Bunun yanı başında pek tabii ki, sizlerin bir kolunuz olarak Derik’te M.S. Partisi Başkanı ve mensuplarının sizlerin teşrifiniz ve halka hitap ederek halkın takdirini kazanmanızla bizlerin de göğsümüz kabarmıştır.


Allah’ın izin ve müsaadesiyle seçime Derik merkezi ve köyleri ile beraber, reylerin 4/5 i M.S. Partisine verileceğini herkesçe söylenen bir söz olmuştur. Allah sizleri ve bizi hak yolundan ayırmasın. Din kardeşlerimizin bizlere iltihaklarını yüce Tanrı’dan temenni ederiz.


Mühtererce bakanımız ve hacı ağabeyimiz sizlerin de gördüğünüz Derik – Mazıdağı yolunun perişanlığının giderilmesi ve hiç değilse iyi bir onarım yaptırılması için ilgililere emirlerinizi İstirham edeceğim. Tabii ki, yeni proje faaliyete geçinceye kadar emin bir şekilde arabalarımız Diyarbakır’a gitsin ve gelsin. İstiyoruz.


Sizleri fazla rahatsız etmek ve kafanızı yormak istemiyoruz, yalnız şunu sizlerden istirham edeceğiz; Mardin’den ve gerekse Derik’ten size gelip bir şeyler istediklerinde, hemen yardımcı olup işlerini yaptırıyorsunuz. Bizde burada kıymetsiz kalıyoruz. Hiç değilse bilhassa Derikliler geldiklerinde parti başkanlığımızın imzasıyla gelenlerin işinin yapılmasını, zaten ben herkesi size gönderip rahatsız ettirmem onun için hassaten Derik’te partinizin bir kolu olan bizlerin imzasıyla İşlerin takip edilmesi daha iyi olur kanısındayız.


Sizleri daha fazla rahatsız etmek istemiyoruz. Satırlarıma son verirken tekrar tekrar ben ve İlçemiz Tahrirat Kâtibi Ab-dülaziz Uğurlu ayrı ayrı selam eder, müstecap dualarınızı bekler, ellerinizden öperiz. Sîzleri ve bütün Milli Selamet Partili arkadaşlarımızı Allah’a emanet ederiz, Esselamün Aleyküm Ve Rahmatüllahi Veberekatühü”


Şimdi diyeceksiniz ki. Böyle şey olur mu?


Olmaz elbet!


Koskoca cumhuriyet hükümetinin bakanı, ilçe başkanının imzasıyla mı iş görecek?


Görmez elbet!


Hiç çekinmeyin, vurup kapıyı Sayın Bayındırlık Bakanı Hacı Fehim Adak’ın varın huturuna…


Bakın nasıl size yardımcı olacak?


Partili, partisiz, bizden onlardan demeden…


 

19 Mayıs 2016 Perşembe

Şoför Tarafından Dağda Bırakılan Yolcular

Türkiye’de insanların canlarının kimlere emanet edildiğini hiç düşündünüz mü? Hızlı yaşam savaşımı içinde bunu düşünmeye hiçbirimizin vakti yok. Ama bir düşünmeye kalksak insan aklını kaçırır. Canımızı kimlere teslim ediyoruz?  Aşağıdaki olay bu sorunun, belki de ufak bir cevabıdır.


Çıkmaz bir ayın beşinde gece saat 21.45’te İzmir’den bir otobüs İstanbul’a hareket eder. Otobüs Çanakkale üzerinden İstanbul’a gelmektedir. Gelibolu’yu geçince hava bozar. ‘Kardan, tipiden göz gözü görmez. Herkes Korudağı’ndan korkmaktadır. “Korudağı’ın atlatalım gerisi kolay” lafı ağızdan ağıza dolaşmaktadır.


Ve herkesin korktuğu başına gelir. Otobüs Korudağı’nın tepesinde kara saplanır. Saat sabaha karşı dört buçuktur. Şoför ayağa kalkar:


“Kurtuluş için tek çaremiz var, güçlü kuvvetli birkaç kişi, aşağı inip arabayı itecek, ben de direksiyonda bütün ustalığımı göstereceğim.”


Başka çare yoktur. Otobüs dağ başında kara saplanıp kalmıştır. Yolculardan 13 tane gönüllü çıkar. Kapıyı açıp aşağı inerler. Otobüsün devrileceğinden korkan çocuklu bir kadınla, yetmişlik bir ihtiyar da onlara katılır. Çocuklu kadınla, yaşlı adam gönüllülere “Ha gayret, biraz daha!” diye güç verirler. Onlar da kar, tipi altında otobüse dayanıp kurtarmaya çalışıyorlar.


Otobüsün tekerlekleri yavaş yavaş dönmeye başladı:


“Hayda, hooop, ha gayret, biraz daha, aman dikkat!” derken otobüs birden kalkıverir, kardan düze çıkıverir.


Otobüse dayananlar derin bir oh çekerler… Biraz sonra başlarına geleceği ne bilsinler. Kurtulan otobüs durmaz! Birkaç kişi can havliyle yetişip atlar. Diğerleri bir süre koşar, ama otobüsü kaçar.


Yaşlı adam, çocuklu kadın ve o kadar kişi Korudağı’nın tepesinde kalakalırlar. Hem de kar, hem de tipi altında… Be insafsız şoför, hiç mi vicdanın yoktu?” diye bir süre bağırıp çağırırlar.


Sonra can pazarı başlar. Dağın başında donup ölmek de vardır. Paltoları, pardösüleri bile otobüste kalmıştır. Çocuklu kadın ağlamaya, yaşlı adam duaya başlar. Diğerleri de ne yapacaklarını bilemezler. Sabahın dört buçuğunda Korudağı’nda karda, tipide kalmak. Sağa sola koşuşup, çare aramak…   .


Tam umutlarını yitirecekleri sırada “Hızır” yetişir. Uzaktan bir otobüs görünür. 34 YT 302 plakalı otobüsün şoförü Hasan Ünal onları ölümden kurtarır ve gerisin geriye Gelibolu’ya götürür.


Doğru Gelibolu Emniyet Müdürlüğüne sığınırlar. Nöbetçi Polis İhsan Koçak hepsini buyur edip elinden geldiğince ağırlar. Başlarına geleni, öğrenince de telsizle Keşan’ı arar. Niyeti “o vicdansız şoförü” yakalatmaktır. Ama Keşan cevap vermez.


Biraz sonra gün ağarır. Emniyet Amirliğinin görevlileri birer İkişer gelmeye başlar. Hikâyeyi duyan “Vay namussuz” der başka bir şey demez. Canlarını kurtarmışlardır ama onların canlarını hiçe sayan bu şoförden hesap sorulmayacak mıdır?


12 kişiyi dağ başında yaşlı, çocuklu demeden ölüme bırakan şoförden hesap sorulmayacak mıdır? Hep birlikte bir dilekçe hazırlarlar ve savcılığa verirler. Herkes onlara hak vermektedir ama ne yapılabilir? Bu şoför hakkında hangi kanunun, hangi maddesi uygulanacaktır?


Kanun yapıcı herhalde böyle bir vicdansızlığı düşünememiştir. Tek çare vardır, otobüs firması hakkında tazminat davası açmak… Ama 12 kişinin hiçbiri de bunu istemez. Onların canları birkaç kuruş tazminattan çok daha önemliydi.


Bu arada otobüs şirketinin sahibi İzmir’den telefon edip dava açmamalarını, her türlü yardımı yapacağını, onların zararını ödeyeceğini hem polise, hem de 12 kişiden Murat Acıpayamlı’ya söyler.


Hayır davacıydılar. Dilekçelerini verirler. ‘İstanbul’a dönerler. Sonuç arkadan gelir.


Şoför hakkında takipsizlik kararı verilmiştir.

12 Mayıs 2016 Perşembe

Geçmişten Yansıyan Olay "Dünyanın Neresinde Böyle Polis Var?"

Önce eskilerin deyimiyle asgari müştereklerde anlaşmamız gerek… Devlet kavramına inanıyor muyuz? Anayasası ile kurulu devletten yana mıyız? Eğer bu soruların cevabını “evet” diye verebilirsek, o zaman konuşabiliriz. Bu soruların cevabını “hayır” olarak karşılıyorsak, konuşacak, tartışacak bir şey yoktur.


Biz bu soruların cevabını “evet” diye verenlerdeniz. Devlet yedi kollu bir hilkat garibesi, ya da ağzından ateş püsküren, bir ayağı yerde, bir ayağı gökte canavar değildir. Devletin düzenini köy muhtarından jandarmaya, polisten savcıya, savcıdan yargıca, yargıçtan Meclise, hükümete ve de Cumhurbaşkanına kadar uzanan ve birbirine uyan dişli çarklar çalıştırır.


Bu dişliler birbirine uymazsa, bu dişliler kırılırsa çark dönmez. Bu dişlilerin en önemlilerinden biri güvenliktir. Kim sağlar güvenliği? Devlet kuvvetleri. Nedir bu kuvvetler? Önce polistir. Polis, devletin yasalarını taraf tutmadan uygulayacaktır. Böyle mi uygulamaktadır? Hiçbir zaman böyle uyguladığı söylenemez. Çünkü bizdeki siyasi iktidarlar, polisi devletin değil, kendi hatalarının uygulayıcısı olarak görmeyi istemişler ve öyle yapmışlardır. Ama bunun da bir haddi vardır. İşte bu “had”, yani sınır, MC döneminde görülmemiş ölçüde aşılmış ve her kuruluşta olduğu gibi, polis de iki kampa ayrılmıştır.


Devletin güvenlik kuvveti olan polisin “sağcı polis, solcu polis” diye ikiye ayrıldığım düşünebilir misiniz?


Düşünmenize gerek yok! Görünen köy kılavuz istemez. Bugünkü duruma hepimizin katkısı olmuştur. Bir taraftan devlete bağlılık antları içerken Anayasa şarkıları söylerken her olayda polisi işimize geldiği gibi suçlamışızdır.


Kimine göre polis faşisttir. Kimine göre polis katildir. Kimine göre polis komünisttir. Her olaydan sonra böyle avaz avaz bağırarak polisi bugünkü duruma getirmişizdir ve de hâlâ getirmekteyiz. Gece yarısı birisi kapınızı kurcalasa, ilk başvuracağınız yer karakoldur. “Yetiş polis!” Birisi cebinizden paranızı çalsa. “Yetiş polis!” Birisi dövse. “Yetiş polis!” Komşuyla kavga etseniz. “Yetiş polis!”


Ama sonra hep bir ağızdan bağıracağız: “Katil polis!” “Faşist polis!” “Komünist polis!” Bu, çıkar yol değildir.


Polis, üzerinde tabanca olan birinin peşine takılacak, teslim ol diye bağıracak, kurşun yağmuruna tutulacak, canını kurtarmak için kendisini yere atacak, hatta tabancası tutukluk yapacak, çekip ateş edecek… Sonra katil polis!


Okulu işgal edeceksin. Öğretmenleri öğrencileri içeride tutacaksın, polis gelip üç saat yalvaracak, gel etme eyleme çık dışarı diyecek, atacaksın taşı, polisi kan revan içinde bırakacaksın, polis içeri girip yakapaça dışarı çıkardı mı, zor kullandı mı?


Gelsin faşist polis! Ateş edene “Aman ha ateş etme kaç git” mi diyecek? Okulu basana, “Aman ne iyi ettin” mi diyecek? Önünde diz çöküp yalvaracak mı? Böyle bir polis mi istiyoruz? Böyle bir polis ne Moskova’da, ne VVashington’da ne Paris’te ne de Pekin’de yoktur.


Polise ateş edilecek, polis ateş etmeyecek… Polis taşlanacak, kan revan içinde kalacak, elini kaldırmayacak… Sonra da, sana “Kaşının üstünde gözün var” deseler basacaksın feryadı: “Devlet yok rnu, polis nerede?” İşte devletin de polisin de nerede olduğu ortada…


Bu kafayla bu hale getirdik! Çatırdayan çatının altında kaldığımız gün kalkabilecek miyiz acep ayağa:


“Suçlu ayağa kalk!” dediklerinde…

10 Mayıs 2016 Salı

İlginç Hikayeler Serisi

Tavuk Ve Yumurta


Lâdik Ortaokulu Müdürü Kâmil Dönmez çarşamba günü ilçenin pazarına uğradı. Niyeti şöyle etli butlu iyi bir tavuk almaktı. Köylülerin getirdiği tavuklara baktı ve birini beğendi. Satıcıyla üç aşağı, beş yukarı anlaştılar. Parasını verip tavuğu aldı; tam giderken köylü arkasından bağırdı: Bey, bey bir dakika dursana… Kâmil Dönmez durdu. Köylü cebinden bir yumurta çıkardı:


Bey bu yumurta o tavuğun… Yolda yumurtladı, Al senin hakkın! Ortaokul müdürü donakaldı.  Bu devirde böyle bir insan. Acaba aklından zoru mu vardı? Dikkatle baktı köylüye! Adamın halinde bir gariplik yoktu: yumurtayı uzatmış t Al! diyordu. Kâmil Dönmez Almam! dedi. Tavuk senin malın iken yumurtladığına göre yumurta senin! Olmaz bey, bu senin kısmetin!’ Kimse kimsenin kısmetini yiyemez.


Ortaokul müdürü yumurtayı alıp giderken Bu ülke bu insanların sayesinde ayakta duruyor! Diye kendi kendine söyleniyordu.


8 Aralık 1972


Keçimin De Özel Hayatı Vardır


Karadenizlinin biri Almanya’ya gidiyormuş. Hemşehrileri Orada yiyecek, içecek pahalıdır demişler. -Bir şeyler al da öyle git! O da tecrübeli hemşehrilerinin dediğini tutmuş. Biraz hamsi konservesi, mısır unu, yağ, peynir, fasulye alıp torbaya koymuş. Tam hareket edeceği gün aklına keçisi gelmiş. İçinden, Şu keçiyi alıp Almanya’ya götürsem ne olur? demiş. Sabahları sütünü içer, yoğurt yapar yerim. Koca Almanya’ya neler sığdı da, bir keçi mi çok gelecek!


Almış keçiyi yanına çıkmış yola. Tophane’de bir hemşerisini bulmuş. O da Almanya’ya dönüyormuş. Arabası da varmış. Keçiyi koymuşlar arabasının bagajına ve çıkmışlar yola… Alman sınırına gelince gümrükçüler arabayı aramışlar. Bagajda keçiyi görünce sormuşlar: Bu nedir? Karadenizli cevap vermiş: Köpektir! Nasıl köpektir? Süs köpeğidir! Alman gümrükçü gülmüş: Ya bu boynuzları nedir? Karadenizli o zaman dikilmiş: Ben kimsenin özel hayatına karışmam!


 

6 Mayıs 2016 Cuma

Türkiye’deki Enteresan ve İlgi Çekici Eski Hikâyeler

Asiye Sonunda İşte Böyle Kurtuldu…


Asiye Nasıl Kurtulur? Geçen yılların en çok tutulan oyunu ve sloganıydı. Türkiye’nin bütün sorunlarını bu slogana bağlarlardı: “Asiye Nasıl Kurtulur?” , Bütün ilim irfan sahipleri göz kamaştırıcı ve de parlak laflanma sonunda bu espriyi yaparlardı: Asiye Nasıl Kurtulur?” Gerçekten oyunun sonunda bile Asiye’nin nasıl kurtulacağı belli değildi. Tiyatrodan çıkan herkes kendi kendine aynı-soruyu sorardı:  “Asiye Nasıl Kurtulur? ”


Asiye yoksul bir Anadolu kızıydı. Başından “türlü-çeşitli” macera geçerdi. Anası kötü yola düşmüştür, öğretmeni elinden tutar, zorla evlendirilir, kaçar, birisine âşık olur, adam evli çıkar, büyük şehire iş aramaya gelir, herkes namusuna göz diker, anasının sermayesi olur, başına bir belalı çıkar, sonunda randevu evi patronu olur.


Asiye’nin her macerasının sonunda perde kapanır ve oynun yorumcusu sosyetenin yardım ve iyilikseverlerinden “Sayın Bayanla Asiye’nin durumunu tartışır, bir sonuca varamaz ve döner sorar: Asiye Nasıl Kurtulur?” Sayın Bayan” kalıplaşmış kuralları sıralar, ama Asiye yine kurtulamaz. Asiye Nasıl Kurtulacaktır?


Oyun Ankara’da oynanırken yorumcu yine Sayın Bayan’a Sorar: “Asiye Nasıl Kurtulur?” Ve “Sayın Bayan’ın cevap vermesine fırsat kalmadan arkalarda oturan bir seyirci bağırır: “Almanya’ya gitsin, Almanya’ya!” Yıllardan beri cevabı aranan sorunun en gerçek cevabı da galiba budur?


 Bir “Günlük” Ten Seçme Bölümler…


İki ders böyle geçti. Bir lise öğrencisinin derste tuttuğu günlükten sakıncasız bölümler alınarak düzenlenmiştir. Eğitimimizin hangi ehil ellerde olduğunu gösteren bu günlüğü yine eğitimcilerimizin ıttılaına arz ederiz. “5. Ders. Sa. 16.05”


Osman Bey öksürdü, boğazını temizledi. Şimdi defteri imzalıyor (Unuturum da ücreti alamam diye her zaman peşin imzalar). Şimdi o fıkrayı anlatayım da sonra dersin açıklamasını yapayım diyor (Sanki her zaman ders yapıyor gibi…). Başladı, Yahudi’nin biri Galata Köprüsünde pire zehiri satarmış. Bu zehiri gören pireler hemen ölürler, diyormuş (Arkadaşın biri dışardan geldi. Hocaya bir şeyler söyledi. E, eyi, zıkkım yeyin dedi). Devam. Adamın biri de bu zehirden alıp evine götürmüş. Fakat pireler hiç eksilmemiş. Pireleri tutup zehirin içine atar. Gene faydasız. Pireler azalacağına çoğalıyor. Zehri almış, Yahudiye gitmiş. Yahudi de pireyi zehirin içine değil, zehiri pirenin gözüne atacaksın demiş. Arkadaşlar bir tane daha istediler. Bir laz fıkrası anlat hocam diyorlar.


Bir tane daha lazın birinin başına taş düşmüş, ölmüş. Karısına söylemişler. O da inanmam, onda kafa yok ki demiş. Şimdi filozof kalktı. Hocanın konuşmalarını beğenmişti. Bazı kimseler inançsızmış da. Bunlardan birisi de amcasıymış (Tabii hepsi yalan). Amcası ölmek üzere olduğunu anlayınca onu başına çağırmış. Hep toplanmışlar. Eğer kendine inanç gelirse onlara anlatacakmış. Bir mucize bekliyormuş. Bir ara dalmış. Beni çok güzel bir yere götürüyorlar demiş. Saat 12’ye doğru güzel bir yere götürüyorlar demiş. Hz. Ömer kapıdan girdi. Adana Devlet Hastanesine git, dedi demiş. Kendi kendine hazırlanmış, gitmiş. Orada Allah’a iman getirmiş. Bunların uydurma olduğunu hoca da biliyor ama, dersi nasıl bitirsin, ücret lazım. İnsan okursa her şeyi öğrenirmiş. Batı devletleri bilmem neymiş. İnsanlar maddeye önem verirmiş…


Bilmem. Bir sürü laf. O da hocadan daha geveze. Zaten bir başladı mı susmak bilmez. Kocaman kocaman atıyor. Bir de… Hoca onun sözünü kesti. İnanmanın kârı ve zararının muhasebesini yapmaya başladı. İnançsız insanın hiçbir zararı olmaz, inançsız insansa daima merak içinde olurmuş. Ölümle hayat son bulursa hayatın hiçbir anlamı olmazmış. Doğmadan önce hayat çok güzelmiş. Doğduktan sonra atmosfer değişiyormuş. Doğum bir hayatın başlangıcıymış. Ölümün de bir hayatın başlangıcı olmadığı nereden belliymiş. Hayat ölümle son bulursa çok anlamsızmış.


Sözde ders anlatacaktı. Lafa bir başladı mı bitiremez ki, Alinin oğulları, babalarının vasiyeti üzerine malları deveye yükleyip göndermişler. Sonra oğlu arkasından yetişmiş ki tabut önde develeri çekiyor. Bu olay çok enteresanmış. Şimdi Kerbelaya geçti. Sınıftan konuşanlar var. Hocanın ağzı hiç durmuyor. Yeter artık be… Boğazı ağrıyordu sözde. Bal gibi sesi çıkıyor işte. Bebekler bile inanmaz buna. Filozof gene konuşuyor. Bir başlamasın yeter ki, Osman bey de hiç susmuyor. Ders anlatacaktı. Her zaman olduğu gibi yine iki ders fasa fiso ile geçiyor. Misaller, ispatlarla konuşup duruyor. Arkadaşın biri balığı suya sokarsan yaşamaz deyince boğulur, dedi. Hoca şimdi de aya geçti. Dalgıç suya girermiş. Her yerde oksijen gerekliymiş. İnanç kabul edilmeliymiş. Filozof, bilim doğanı biliyor, öleni de bilsin, diyor. Hoca öksürdü. Ölüm bilmem nedir dedi. Yine bir misal… Öf be! Amma sıktın ha! Arkadaşlar hep birden, anlamıyoruz, dediler. Hoca herkes serbest, dedi. Bir şeyler anlatıyor. Herkes gülüyor. Arkadaşlar bir şeyler söylüyorlar. Filozof gene 2×2=4 eder dedi. Amma çok uğraştı bununla. Napalım, yani 4 ederse? Hoca böyle konuşursa hepimiz kafayı üşütürüz, dedi. Herkes güldü. Hoca şuda kelimeler, onları söyleyelim, dedi. Sultan 15 dakika var hocam, dedi. Hoca 5 dakika da olsa 1, 2 tane söyleriz, dedi. Kelimelere başladı. İki dersi yedikten sonra.  Hoca için verdiği ders mühim değil, alacağı ücret mühim.


Hoca geldi, Ali’ye baktı. Napıyorsunuz, dedi. Not tutuyorlar, günlük tutuyorlar hocam, dediler. Hoca, benim söylediklerimi not tutuyorsanız, kafayı üşütürsünüz, dedi. Doğru söyledi. Ali defteri kapadı. Bitirmiştim zaten, dedi. Ben hâlâ devam ediyorum, Hoca derse başladığı için sağdan, soldan saati sormaya başladılar, Osman Bey, 3. kitabı hepinize alın demeyeceğim.-Zaten sene başında 2. kitabı hepinize aldıramadım ki. Emaneten, hürmeten bir kitap alıp parçayı defterinize yazın, dedi. Seyhanlı o kadar uzun parçayı biz nasıl yazarız deyince, sen yazarken ocakta süt taşmaz, dedi. Sınıftan gürültü geliyor. Hoca, Seyhanlıyla uğraşıyor. Konuştuklarını işitemiyorum.


Beddua, liseyi bitirme gibi laflar geliyor. Bütün sınıf kahkahayı basıyor. Ahmet geldi, bizim yanımıza oturdu. Ali sırada piyano çalıyor. Osman Bey elindeki ders kitabını sıranın üstüne bıraktı. Bir arkadaşla konuşuyor, herkes gülüyor. Gene Seyhanlıyla konuşmaya başladı. Cemil bana, ^Gözlüğe bak!’ dedi. Gözlük bir Ankara kola şişesinin içine papatyaları ıslamış, şişeyi sıraya koymuş, arkada kendi kendine poz veriyor. Bazı arkadaşlar ona bakıp gülüyorlar. Ali, Gözlükten şişeyi istedi, alıp bizim masanın üzerine koydu. Sultan şişeyi bizden alıp masanın üzerine koydu. Hoca, beni dinleyin, (Kim dinliyor ki), birbirinize kırıcı laflar etmeyin, dedi. Bir fıkra anlatıyor.


Oradan biri (zil) artık, eve gideceğiz! dedi. Herkes ayaklandı. Hocanın lafının sonunu alamadım. Hoca, Seyhanlıyla uğraşırken herkes evin yolunu çoktan tutmuştu. İki İngilizce dersi de böylece, Almanya, Japonya, Kore, Paris’teki Dior konfeksiyon atölyesi, her zaman olduğu gibi anlatılmadı ama, ıvır zıvırdan bahsedilerek bitirildi. Hoca memnun, ücret alıyor, “talebe memnun iki ders kaynadı…” Evet, iki ders böyle geçti.


Türkiye’de yıllar yılı kaç ders böyle geçiyor. Rıfat İlgaz Ha Babam Sınıfı’nı boşa yazmamıştır ki! Ve de gülüp geçsinler, diye hiç yazmamıştır.