30 Mart 2016 Çarşamba

Türkiye’nin Dört Bir Yanı Yaşanmış Hikâyelerle

“Paşa” Deyince Kapılar Açıldı


Çorumlu Rüştü Veli paşa Ankara’ya gelmişti. Rüştü Velipa-şa’nın yaşı yetmişti ama, daha  işi bitmemişti. Canlı kanlı, dinç bir ihtiyardı,, ©ir bağırır yeri göğü İnletirdi. Tok sözlü, doğru özlü bir adam olduğu içlin herkes ondan çekinir ve sayardı. Nüfus İşleri Genel Müdürü Şevket Eker’i gençliğinden tanırdı. «Hazır Ankara’ya gelmişken şu bizim Şevket’i bir göreyim» dedi. İçişleri Bakanlığına girdi ve elindeki bastonu koridorlara vura vura Nüfus ‘İşleri Genel ‘Müdürünün odasının kapısına geldi. Şevket Eker daire müdürleriyle toplantı halindeydi. Odacı kendisini içeri bırakmak ‘istemeyince Rüştü Veli paşa ‘hırslandı ve bastonu kaldırarak ”Çabuk git Şevket’e, Rüştü Veli paşa gelmiş, sizi görmek istiyor de!”  diye bağırdı. Odacı neye uğradığını şaşırdı ve palas pandıras içeri girdi. Şaşkınlığından ziyaretçinin ismini unutmuştu. Sadece aklında bir “Paşa!” lafı kalmıştı. Genel ‘Müdüre “Efendim… Şey paşa gelmiş.” deyince bütün müdürler ayağa fırladılar. Şevket Eker “Al oğlum içeri, buyursunlar!” dedi. Rüştü Veli paşaı bastonuna dayanarak kapıda gözüktü: “Şevket oğlum!” diye çıkıştı. «Çorum susuzluktan kırılıyor. Sağmaca Suyunu Çorum’a getir… Hemşehrilerin senden bunu bekliyorlar!..» Ve çekti kapıyı, çıktı dışarı.


Gevenli Şakır Ağa Ve İsmet Paşa


Sivas’ın, Gümüş pınar köyünün Yedek Subay Öğretmeni Fadıl Taş, Yurttaşlık Bilgisi dersinde öğrencilerine “Şimdi j size hükümet adamlarını tanıtacağım” dedi. Dosyasını açtı ve önce Başbakan İnönü’nün resmini çıkardı. Bu İnönü’nün şapkalı bir resmiydi. Öğretmen sordu: ”Çocuklar bu kimdir?” Çocuklar bir ağızdan cevap verdiler: “Gevenii Şakir Ağa!”


Öğretmen şaşırdı, “Gevenli Şakir Ağa” ile Başbakan İsmet İnönü’nün ne ilgisi vardı?  Öğrencilere bu resmin “Gevenli Şakir Ağa” olmayıp Başbakan İsmet İnönü olduğunu anlattıktan sonra sordu, soruşturdu ve çocukların niçin bu cevabı verdiklerini öğrendi: “Gevenli Şakir Ağa bir çiftliğin sahibidir ve civarda fötr şapka giyen tek şahıstır!”


“Makasçı Abdullah” Polis Hafiyesi


Muş tren istasyonu makasçısının feneri kayboldu. Makasçı Abdullah geceleri bu fenerle trenlere yol verirdi. Hem de fener üstüne zimmetliydi. Şimdi ne olacaktı. Makasçı Abdullah bu işi kimlerin yaptığını kestiriyordu. Feneri çocuklar “yürütmüştü!”  Çoktandır onu gözlerine kestirmişlerdi! Ama acaba hangisi bu


hınzırlığı yapmıştı? Düşündü, taşındı ve çareyi şöyle buldu: Gitti civardaki bütün ilkokullardaki öğretmenlere rica etti: «Ne olur?» dedi. «Resim dersinde çocuklara, bir fener resmi yaptırın!» Öğretmenler Makasçı Abdullah’ı çok severlerdi, hatırını kırmadılar. Makasçı Abdullah yapılan resimleri teker teker gözden geçirdi, en güzelini yapanın kulağından yakaladı. “Gel bakalım buraya” dedi. “Çıkar bizim feneri ortaya!” Çocuk neye uğradığını şaşırdı. Gerçekten feneri o almış ve tavan arasına saklamıştı!.


 Kulaçta Vurgun Yedi


“Doktor bey! Doktor bey! Beni bir köpek gibi kaldırıp büroya attılar!” Bodrum açıklarında 45 kulaçta «Vurgun yemiş» 19 yaşında sünger avcısı Hüseyin Güçlü, Haydarpaşa Numune Hastanesinde Dr. Ahmet Çalışkan’a böyle demiş… “Beni bir köpek gibi kaldırıp buraya attılar”  derken yüzü öyle karmakarışıkmış ki… Doktor yüzyıl geçse bu yüzü unutamazmış…


Hüseyin Güçlü İzmir’de, şurada burada çalışan bir gençmiş. Ekmeğini taştan çıkarırmış. Bir gün ona «Gel ekmeğini denizin altından çıkar!» demişler. Kalkmış Bodrum’a gitmiş. “Deniz ağası” ona bir kâğıt imzalatmış. Mukavele derlermiş bu kâğıdın adına. Bu kâğıtta her madde varmış da, Hüseyin Güçlü «Vurgun yerse», ne olacağını gösteren bir madde yokmuş… Hüseyin Güçlü, haziranın on birinde Gökova körfezinde suya dalmış… Süngeri 45 kulaçta bulmuş… Suyun yüzüne çıkmış, koluna bir ağrı girmiş. Anlamış hemen ne olduğunu. «Vurgun yedim!» demiş. Koşturmuşlar onu sahilde… Vücudunu soğanla, yağla ovmuşlar.., Sabaha kadar ateş yakıp başında oturmuşlar… Uyutmamışlar. Ama nafile… Hüseyin Güçlü bir defa vurgun yemiş… EH tutmaz, ayağı tutmaz, titrer dururmuş, önce Çubuklu Dalgıç Okuluna getirmişler, sonra Haydarpaşa Numune Hastanesine göndermişler. Orada kendisi gibi iki “Vurgun yemiş» daha varmış…


Hüseyin Güçlü bir gece bir rüya görmüş. Rüya bu ya… Hüseyin Güçtü «Deniz ağası» olmuş… 25 bin liraya bir motor almış, takım düzmüş. On tane de dalgıç peylemiş. Onlara yüzer lira avans vermiş… Açılmış denize… Altı ay daldırmış onları denizin dibine… Yirmi kulaç, otuz kulaç, kırk kulaç, elli kulaç… Kimi «Vurgun» yemiş, kimi yememiş… Ekim sonunda çekmiş tekneyi karaya, toplamış dalgıçları başına, almış kalemi kâğıdı eline, başlamış hesaba… «500 kilo sünger çıkardık» demiş, «yüz liradan elli bin lira eder. Dörtte biri sizin, dörtte üçü benim… Ne eder sizin hakkınız? 12 bin 500 lira. Bölün ona: Adam başına bin iki yüz ellişer, lira. Yaza da yeter, kışa da… Benim payım mı? Çok değil canım! 37 bin 500 lira.” Bodrum açıklarında 45 kulaçta «Vurgun yemiş”  sünger avcısı 19 yaşında Hüseyin Güçlü bir uyanmış, ter içinde… Dalmış gözleri koğuşun boşluğuna… Yumruklarını sıkmaya bile gücü yetmemiş. Dişlerini sıkmış,  “Denizden bulsunlar» demiş.  Beni bir kopek gibi kaldırıp buraya attılar! “

Ahmet Ağa’nın Köpeğine Muska

Topkapı troleybüsüne kucağında ayakları sakat çocuğu ile bir köylü bindi. Çocuğun ayakları tutmuyordu. Bir genç kaîkip adama yer verdi. Köylü bitkindi. Istırap yüzünden akıyordu. Yanında oturan yaşlı bir adam kendisiyle ilgilendi ve “Geçmiş olsun!”  dedikten sonra “Neyi var çocuğun?” diye sordu. Köylü anlattı: “Ayakları tutmuyor bey!” “Eeee ne yaptınız?” “Dolaştırmadığım hoca kalmadı.” “Doktorlara götürmedin mi?” “Götürdüm beyim ama onlardan da hayır yok! Şimdi Şehremi’de nefesi kuvvetli, »ilmi derin bir hoca varmış, ona götürüyorum.”


İkisi de yüksek sesle konuştukları için troleybüstekiler onları dinliyorlardı. Yaşlı adam «nefesi kuvvetli hocayı duyunca kızdı. “Bana bak” !i dedi. “Kelin merhemi olsa başına sürer”! Hocalarla hacılarla çocuğun ayağı iyi olmaz. Benim oğlum doktor, gel seni götüreyim. Bir de sana hoca hikâyesi anlatayım da dinle.”


Herkes kulak kabartmıştı:“Köyün birinde köpeğine çocuklarından daha düşkün bir adam varmış. Çocuklarından bir kalem pirzolayı esirgerken, köpeğine gerekirse koç kesermiş. Bir gün köpeği hastalanmış… Dolaştırmadığı hoca kalmamış. Köpek iyileşmiyor… Ha öldü, ha ölecek! Uzak köylerden birinde, senin duyduğun gibi, nefesi kuvvetli bir hocanın namını duymuş… Hemen sırtlamış köpeği, iki saatlik yola gitmiş. Kan ter içinde hocayı bulmuş. Hoca köpeğe bakmış sonra ‘Olur!’ demiş. ‘Bunun ceremesi bir kıvırcık kuzu! Ben muskayı yazarken sen git kuzuyu kap gel!’ Adam gitmiş kuzuyu alıp gelmiş, muskayı köpeğin boynuna takıp köye, dönmüş…


Köpek birkaç gün sonra iyileşmeye başlamaz mı? O ölecek köpek dirilmiş, kuyruğunu dikmiş, başlamış sağa sola hırlamaya! Adamın keyiften yanına yaklaşılmıyor. Köpek iyileşince, hocanın muskada neler yazdığını merak eder olmuş… Bir gün merakını yenemeyeceğini anlayınca, muskayı açmış! Muska yedi kat muşambaya sarılı. Aç ha aç! Sonunda bir kâğıt çıkmış, kâğıdı okuyunca hırsından kan beynine fırlamış!”


Troleybüste hikâyeyi dinleyen herkes meraklanmıştı. Önde oturan bir genç dayanamadı sordu: “Peki bey amca ne yazılıymış kâğıtta?” Yaşlı adam “Söyleyeyim, söyleyeyim!”  dedi. Ama kadınlar kulağını tıkasın! ‘Bakın nefesi kuvvetli hoca muskaya neler yazmış: “Muska yazdım Ahmet Ağanın itine,


Ben kavuştum (kıvırcık kuzunun etine, İyi olursa da bilmem neyime, iyi olmazsa da bilmem neyime.” Herkes bastı kahkahayı. Ve otobüs  Gureba’nın önünde durunca yaşlı adam yanındaki köylüye «Hadi bakalım!» dedi, «Kalk, bizim doktora gidelim!  Zaten ben sokakta kimi yakalarsam bizim oğlana götürürü m”


“Muska yazdım Ahmet Ağanın itine, Ben kavuştum (kıvırcık kuzunun etine, İyi olursa da bilmem neyime, iyi olmazsa da bilmem neyime.” Herkes bastı kahkahayı. Ve otobüs Gureba’nın önünde durunca yaşlı adam yanındaki köylüye “Hadi bakalım!” dedi, “Kalk, bizim doktora gidelim!  Zaten  ben sokakta kimi yakalarsam bizim oğlana götürürü mı!”


Tiyatroyu Duyunca Parladı…


Geçenlerde Rize’ye bir tiyatro geldi. Hoparlörlü bir cip şehirde dolaşıp reklam yapıyordu. Cip bir ara yolun  kenarında durdu. İhtiyar bir adam cipe hayretle bakıyordu. Elinde mikrofon olan genç, ihtiyara, “’Baba sen de tiyatroya gel!” dedi, “Memnun kalırsın!” Cip uzaklaştıktan sonra ihtiyar yanındaki adama sordu: “Ha ne deyi bu adam?” “Sana bu akşam tiyatroya gel, dedi.” İhtiyar bir parladı ki: “Uy pen onin yedi ceddunu… “Bilmem nenin uşağı! Ha pu yaşımdan sonra cideceğim karıya kiza ha! Bende o cöz var mi?”


Lütfen Kesip Çerçeveletiniz!


Demirel’e basın toplantısında sordular: “Dış pazarlarda bize ait bazı mallar taklit edilmektedir. Bu konuda ne tedbir alınıyor?” Demirel de cevap verdi: “Ticarette hile esas değildir. İyi tüccar hilekâr olmaz. Hilekâr mutlaka eninde sonunda bir yere kafasını çarpar. Taklitçilik, malların kalitesini bozma vesair hususlar ticaret ahlakına aykırı şeylerdir.”


 

25 Mart 2016 Cuma

İstanbul’da Lezzet ile Tarih Turu

Konsolosluk binasından sağa doğru döneceğiz. Ancak sol tarafta, Tarlabaşı’na doğru inen Hamalbaşı Caddesi üzerinde ilginç bir yapı var. Burası, Katolik Rum cemaatinin kutsal üçlü anlamına gelen küi-sesi Ayias Trias. Kilise 19. yüzyılın ikinci yansında banker Corpi’nin bağışladığı arazi üzerine yapıldı. Küise bünyesinde Odigitria adlı bir de okul vardı. Yüzyıllar boyunca etkinlik gösteren Katolik misyonerler Doğu’da yaşayan farklı inançlardaki toplumlan Katolik yapmayı başanyorlardı. Misyonerler, Anadolu’da en çok Ermenüer arasında başarılı olmuşlardı. Rumlar’ın Katolik olmasının hikayesi daha farklı: 13. yüzyıldan başlayarak Ege Adaları’na, özellikle de Sakız’a yerleşen Cenova ve Venedikli tüccarlar adalarda kuşaklar boyu kalmışlardı. Bu süre içerisinde de adaların yerel halkı olan Rumlar üe evilik-ler yapmışlar ve Rumlaşmışlardı. Sonuç olarak kuşaklar boyu İtalyan adı taşıyan ancak ana dil olarak Frankiotiki’yi* benimseyen Katolik bir halk doğdu. Bu halk, ashnda ne Rum ne de İtalyan’dı. Avrupalılar tarafından Levanten veya Frenk, Osmanlılar tarafından ise Adalılar diye adlandırılan bu, grubun üyelerinin büyük bir kısmı 15. yüzyıldan sonra İstanbul’a göçtü. İşte bu cemaatin İstanbul’daki Rumlarla da kaynaşmasıyla oluşan Katolik Rum cemaati ilk olarak İstanbul’da ortaya çıktı. Cemaatin oluşumu 1850’lerde Ioannis Marangos adlı bir papazla başlar. Katolik Rumlar, Bizans’tan gelen ayin usulünü uygulapıaya devam ettiler.


İnanç, ibadet ve kutsal günlerde Ortodokslardan bir farklın bulunmamaktaydı. Ancak dini hiyerarşide en üst kişi olarak patrikliklerini değil, Papa’yı tanımakta, ayin sonunda da onun adını anmaktaydılar. Evlilik süreçleri de Ortodokslarla aynı olmakla birlikte yalnızca onlardan farklı olarak Katolik geleneğinin etkisiyle boşanamamak-taydılar. Zaten sayıca az olan Katolik Rum cemaati Rum Ortodokslarla birlikte azaldı ve 1971 yılında kilise Hakkari’den gelen Katolik Keldani cemaatine devredildi.


Sol cephede, Balık Pazarı’na (Sahne Sokak’a) geçişi sağlayan iki pasaj var. Bunlardan bir tanesi bir zamanlar önce kunduracıları, sonra da meyhaneleriyle ünlü olan Krepen (Crespin) Pasajı. Kre-pen Ailesi’nin yaptırdığı pasajın adı cumhuriyetin ilk yıllarında Krizantem Pasajı olarak değiştirildi. Krepen Pasajı günümüzde tamamen farklı bir görünümde Aslıhan Pasajı olarak çoğunlukla sahafları barındırıyor. Hemen yanındaki Avrupa Pasajı ise orijinalliğini koruyor. Pasajın adı Avrupa olsa da, içindeki dükkanların aralarında yer alan aynalardan dolayı Aynalı Pasaj olarak büiniyor.


Pasaj, Büyük Beyoğlu Yangım’ndan sonra inşa edüdi. Yangından önce pasajın bulunduğu yerde büyük bir çiçek bahçesi (Jardin des Fleurs) vardı. Osmanlıda ilk sirk gösterisi Louis Soullier tarafından 1856’da bu alanda düzenlenmişti. Daha sonraları Jardin des Fleurs’ün bir bölümünde Bay Bouin’in Hotel Restaurant des Palais des Fleurs’ü hizmete girdi. Biraz sonra göreceğimiz Naum Tiyatrosu’yla beraber bu alan kısa sürede Pera’da tiyatro, gösteri ve konserlerin yapıldığı merkez haline geldi. Beyoğlu yangını tüm binaları yok edince İngüiz tüccar Bay Scribe AvusturyalI mimar Pulcher’e Avrupa Pasajı’m yaptırdı. Açıldığı günlerde sade vatandaşlara hizmet veren pasajda kuaförler, ayakkabıcılar, Jambacılar, ibrişimciler, terzüer ve iplikçiler bulunuyordu. Bir de çiçekçi Sabuncakis’in bir şubesi…


Pasajdan geçerek kalabalık restoranların, meyhanelerin, taze su ürünleri ve balıklarıyla balıkçıların, rengarenk manavların yer aldığı Balık Pazarı’na çıktık. Burası, İstanbul’da her ne kadar eski günlerdeki kadar zengin olmasa da birçok balık çeşidini bir arada bulabileceğiniz ender yerlerdendir. İstanbul yüzyıllar boyunca sürekli artan nüfusu ve tarım alanlarının kısıtlı olması dolayısıyla sürekli tüketen bir “gırtlak kent” konumundaydı. Şehrin gereksinim duyduğu et, yağ, tarım ürünleri, meyve ve sebzenin tamamına yakını Anadolu ve Rumeli’den geliyordu. Ancak, balık söz konusu olduğunda İstanbul’un sıkıntı çektiği söylenemez. Adeta her tarafı denizle çevrili şehirde yerleşimin başladığından bu yana balık avlanıyor ve tüketiliyordu.


MS 3. yüzyılda Roma İmparatoru Caracalla zamanında Byzantion’da (İstanbul) bastırılan paraların üzerinde iki palamut balığı ile aralarmda bir yunusun olduğu kabartma vardır. Tarihçi Strabon da akıntının Khalkedon’dan (Kadıköy) Byzantion’a sürüklediği palamutların Haliç’te elle büe yakalandığını yazar. Hatta bir görüşe göre Haliç’e giren palamut sürülerinin güneş altında parıldayan görüntüsü, buraya “Altın Boynuz” denmesine sebep olmuştur. Deniz, ırmak veya göl kenarında kurulmuş kentlerin hepsi İstanbul kadar şanslı değildir.


Boğaz’ın sağladığı bazı koşullar İstanbullulara lezzetli balık yeme ayrıcalığını sunar. Karadeniz serin bir denizdir. Bu yüzden zaten yağlı olan Karadeniz balığı, akıntısı nedeniyle Karadeniz’den daha serin olan İstanbul Boğazı’na girince iyice yağlanır. Balığın Karadeniz’den Marmara’ya geçişine “Katavasya”, Marmara’dan Karadeniz’e geçişine ise “Anavasya” deniyor.


Strabon’un binlerce yıl önce bahsettiği gibi, palamut gerçekten de İstanbul’un balığıdır. İstanbul mutfağında önemli bir yer tutar. Tavası, ızgarası, pilakisi, kağıt kebabı, tepside ve kiremitte fırın kebabı, yahnisi, lakerdası, haşlaması, köftesi, ev konservesi, fümesi, kurutması, kısacası her türlüsü yapılır. Yaz sonunda görülen en ufağı çingene palamudundan en büyüğü toriğe kadar pek çok türü vardır. Palamut dışında eskiden İstanbul’da kalkan, uskumru, torik, küıç balığı, lüfer, çinekop, sarıkanat, kofana, gelincik, istavrit, sardalya bolca avlanırdı.


Devlet adalıları, hatta Sultan’Abdülaziz bile balık avına çıkar, zevk için tutulan balıklarla sandallarda mangal ve ızgara kurularak alem yapılırdı. İstanbul’u çevreleyen denizler, kirlilik, bilinçsiz ve aşın avlanma sonucu can çekişir duruma gelmeden önce İstanbullular adeta balığa doyuyordu. Eski zamanın gazeteleri Azapkapı’daki balık haline gelen kasalar dolusu fazla balığın denize döküldüğünü yazar. Balık denince akla Rumlar gelirdi. Türkler balıkla Rumlar sayesinde tanışmıştı. Hemen hemeiı bütün balık isimleri Rumca’ydı (mesela palamides, stavros, skombri, lufari, vs.). Rumlar balık avlama ve pişirme konusunda ustalaşmıştı. Çok az balık türü Türkler tarafından isimlendirilmiştir; kılıç, kalkan, kırlangıç gibi…


İstanbul’daki en bilindik balık çarşıları Anadolu yakasında Kadıköy, Bostancı, Üsküdar; Avrupa yakasındaysa Beyoğlu, Beşiktaş, Sarıyer’dir. Beyoğlu Balık Pazarı ise bunlar arasında belki en büyüğü değildir ama en yağlı müşteriyi kendine çeker.


Balık alan müşteri doğal olarak yanma salatasını da yapacak. İşte bu yüzden balık pazarının bir köşesi de manavlara ayrılmıştır. Sadece marulu, maydanozu değil, deniz börülcesinden istifnoya her çeşit ot bu zerzevatçılarda vardır. Öte yandan buradaki çeşitli kasaplarda da bıldırcın yumurtasından tavşan etine, İstanbul’un başka yerlerinde aransa da bulunamayan türlü lezzetler bulunabilir.


 

24 Mart 2016 Perşembe

Yelölçer, Alizeler ve Muson Rüzgarları Hakkında

Yelölçer


Fırıldak ya da yelkovan rüzgârın esiş yönünü gösterir. Yelölçer ise, rüzgârın etkisiyle dönerek rüzgârın hızını ya da kuvvetini Ölçen bir meteoroloji âletidir.


Hava alanlarında bir direğin ucunda bağlı, ucu delik uzunca torba, rüzgârın hızını ve esiş yönünü belirtir. Bu torba yere ne kadar paralelse rüzgâr o kadar hızlı esiyor demektir. Ama meteoroloji İstasyonlarında yelölçer ya da anemometre denilen bir âlet kullanılır. Rüzgârın etkisiyle dönen bu âletin mili, bir kadran üzerindeki göstergeyi harekete getirerek rüzgârın hızını gösterir. Rüzgârın hızı «saatte kilometre» birimiyle ifade edilir; en şiddetli rüzgârın Beaufort cetveline göre 12 kuvvette olduğu kabul edilmiştir. 7 kuvvette esen bir rüzgâr (saatte 30 mil ya da 55 kilometre) yelkenliler için tehlikeli olabilir.


Alizeler


Sıcak iklim kuşağı üzerinde, bütün yıl boyunca aynı yönde i düzenli olarak esen rüzgârlardır. Uçaklarla yelkenli gemiler, daha çabuk gitmek için bu rüzgârlardan yararlanılacak iklim kuşağı (tropikal bölge) bütün yıl boyunca yeryüzünün en sıcak yeridir. Ekvatoral güneşin etkisiyle ısınan hava yükselince, boşalan yer kuzeyden, ya da güneyden kayarak gelen daha serin bir havayla dolar. Dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesi sebebiyle alizeler yönlerinden bir miktar kaymışlardır. Meselâ: Kuzey yarıküresindekiler kuzeydoğudan güneybatıya, güney yarıküresindekiler de güneydoğudan kuzeybatıya doğru eserler. Büyük uçaklar rotalarını, bu rüzgârların estiği bölgelerden geçecek şekilde düzenlerler ve süratlerinin böylece biraz daha artmasına sebep olur.


Muson Rüzgârları


Muson rüzgârları, yaz ve kış aylarında Asya’nın güneyinde ve doğusunda esen rüzgâra verilen addır. Kış boyunca kuzeyden eserek kuraklık getirir, fakat yazın gelmesiyle beraber yönünü değiştirir. Okyanus’tan karalara doğru eserek yağmur, bolluk ve bereket getirir.


Muson rüzgârları, Hindistan ve Çin gibi Güney Asya ülkelerine has bir rüzgârdır. Orta Asya’nın şiddetli soğukları, yüksek basınç alanları meydana getirerek kış boyunca karalardan denize doğru esen rüzgârlara neden olurlar. Bunun sonucu olarak da kuraklık başlar, toprak çatlar, bitkiler kurur, hayvanlar kırılır. Ama yaz gelip de havalar ısınmaya başlayınca denizlerden karalara doğru, yâni Hint Okyanusu’ndan Hindistan’a; Büyük Okyanus’tan da Çin’in güney kıyılarına doğru esmeye başlar. Yaz başında esmeye başlayan bu rüzgârlar bu ülkelere bol yağmur getirirler.


 


 


 

19 Mart 2016 Cumartesi

Radyometre, Lazer ve Flaş Hakkında Faydalı Bilgiler

Radyometre


Camdan bir ampul içinde, beyaz ve siyah kanatlı küçük bir fırıldak, motoru olmadığı hâlde kendiliğinden süratle döner. Bu fırıldağı bu kadar hızla döndüren, kanatlarının üzerine çarparak iten gün ışığıdır.


Siyah renk, ışık ışınlarını alıkoyar; beyaz ise yansıtır. Işık enerjisi (fotonlar) siyah cisimler üzerine, beyaz cisimler üzerine yaptığından çok daha fazla bir kuvvetle etki yapar. Işığın bu özelliği radyometre adlı bir filetle İspat edilir. İçindeki havası boşaltılmış cam bir ampulün içine, kolları, nın ucunda bir yüzü siyah, öteki yüzü beyaz kanatçıklar bulunan küçücük ve çok hafif bir fırıldak yerleştirilmiştir. Radyometre denen bu filet ışığın karşısına konur. Siyah kanatçıkların üzerine fotonların yaptığı itişle fırıldak dönmeye başlar. Etraf karartılırsa fırıldak yavaşlar ve durur.


Lazer


Lazer, özel bir ışık ışını veren modem bir aygıttır. Bu özel ışın çok sert cisimleri delmekte, ya da uzayda tel olmadan elektrik akımı nakletmekte kullanılır.


Lazer, gezegenler arası mesafeleri ya da iki kıta arasındaki uzaklığı kesinlikle ölçmemizi sağlar. Operatörler de lazerden hasta hücreleri, etrafındaki sağlamlarını zedelemeden yok etmek için yararlanırlar. Lazer aynı zamanda gerek sesli, gerek görüntülü haberleşmeleri, daha önceden teller çekilmesine ihtiyaç bırakmadan çok uzaklara nakletmeyi sağlar. Güç etkilenen cisimleri eritir, çok sert cisimleri bile kolaylıkla deler. Işını pek az ışıklıdır: Enerji ve sıcaklık bakımından çok zengin, bir kızılötesi ışındır.


Flâş


Flaş, fotoğraf çekildiği zaman gerekli anda şimşek gibi kuvvetli, fakat bir anda çakıp sönen ışık veren bir aygıttır. Fotoğrafı çekmek için ‘ basılan düğmeyle senkronize edildiği için aynı zamanda çakan bu şimşek gibi ışık özel bir ampulden çıkar.


Bir fotoğrafın iyi çıkması her şeyden önce konunun iyi ışıklandırılmış olmasına bağlıdır. Ne var ki her zaman tıpkı film stüdyolarında olduğu gibi sunî güneş ışığı veren özel projektörler kullanıp ışığı artırmak imkânsızdır. Eskiden fotoğrafçılar kötü ışıklı yerlerde fotoğraf çekerken bir sopanın üzerindeki tablada taşıdıkları magnezyum tozunu yakarlar, bol ışık elde ederlerdi. Bu usul hem kullanışsız, hem tehlikeliydi, üstelik de etraf dumana boğulurdu. Günümüzdeki elektronik flaşlarla yüksek voltajlı elektrik şimşekleri elde edilmektedir. Amatörler için en kullanılışlısı magnezyumlu küçük lambalardır.


 

17 Mart 2016 Perşembe

Elektrik Direnci, Devre Kesici ve Sigorta

Elektrik Direnci


Elektrik akımı, her çeşit yalıtkan telin üzerinde aynı kolaylıkla yol almaz. Bir tel ne kadar inceyse akımın geçmesine o derece direnme gösterir ve o kadar da çok ısınır. Elektrik ampulünün içindeki telin büyük bir direnci vardır.


Elektrik akımı ileten bütün cisimlerin hepsi, akımın aynı kolaylıkla geçmesine imkân vermezler. En kötü iletkenler, en mükemmel yalıtkanlardır. Bir elektrik teli ne kadar uzun ve İnceyse akımın geçmesine o derece direnç gösterir. Bu da telin ısınmasıyla belli olur. Bir elektrik tesisatında çok yüklü elektrik akımı varsa teller kolayca kızar ve hele ev ahşapsa bir yangına sebep olabilir. Ama devrenin üzerine yerleştirilmiş olan sigorta adı verilen emniyet düzeni kendiliğinden eriyerek akımı keser. Bir radyo alıcısının reostası da bir çeşit elektrik direncidir.


Devre Kesici


Elektrik düğmesi ya da anahtarı, elektrik lambasını yakmaya veya söndürmeye yarar. Devre-kesici ise elektrik tesisatının ansa yapması halinde elektrik akımını otomatik bir şekilde kesen bir çeşit elektrik anahtarıdır.


Bir elektrik tesisatında, el şalteri, elektrik sigortası veya otomatik devre kesici gibi güvenliği sağlayıcı aygıtlar bulunur. Bunlardan halk arasında otomatik sigorta diye de anılan otomatik devre-kesiciler, elektromıknatıs prensibinden yararlanılarak yapılmış otomatik elektrik anahtarlarıdır. Devre kesici, temel olarak bir elek, tromıknatıs bobininden meydana gelmiştir. Elektrik akımının çok şiddetli gelmesi halinde bu bobin, yarattığı manyetik alanın gücüyle devreyi kesen bir anahtarın kolunu çeker. Elektrik tesisatının modern olduğu binalarda, otomatik devre-kesiciler, elektrik sayacının hemen yanındadırlar.


Sigorta


Bir elektrik tesisatındaki teller, çok kuvvetli bir elektrik akımı geçtiği zaman ısınır ve kızarırlar. Çoğu zaman da bir yangına sebep olurlar. Ama bu sıcaklık, sigortanın incecik telini eritince devre kendiliğinden kesilmiş olur.


Sigorta, gerektiği zaman akımı kesen bir düzendir. Bir tesisattaki akımın şiddeti, öngörülen dereceyi aşınca sigortanın teli kendiliğinden eriyerek akımı keser. Sigortanın telinin kolayca ısınıp kopabilmesi için genellikle erime ısısı düşük olan kurşun alaşımlarından yapılmıştır: Kalınlığı da, gereği kadar elektrik yükünü ısınıp kopmadan taşıyabilecek kadardır. Bunun İçin sigortanın teli değiştirilirken hiçbir zaman iki ya da üç katlı kalın bir tel hâline getirilmemelidir. Sigorta, elektrik tesisatını koruyan, elektrikle çalışan âletlerin bozulmasını önleyen çok önemli bir güvenlik düzenidir.


 

14 Mart 2016 Pazartesi

Şempanze, Armalar ve Şövalye Yüzüğü

Şempanze


Şempanze bir Afrika maymunudur. Boyu, yaşayışı ve zekâsıyla İnsanların en yakın akrabasıdır. Kolayca evcilleştirilip terbiye edildiği için sirklerde çeşitli gösteriler yaparak herkesi şaşırtır ve eğlendirirler.


Şempanzeler boyları 1 metre 40 santime, ağırlıkları da 50 kiloya yakın olduğu için büyük maymunlardandır. Afrika’da Gulnea’deki ve Gabon’daki ormanlarda yaşarlar. Ayaklarının başparmakları, tıpkı ellerindeki gibi öteki parmaklarının karşıaındadır. Bu sebopten ötürü de dalları veya eşyayı elleriyle ne kadar kolaylıkla tutabilirlerse ayaklarıyla da aynı kolaylıkla tutabilirler. Bu yüzden onlar için dört eli de denebilir. Gorillerin tersine olarak şempanzeler bitkilerle olduğu gibi avladıkları küçük hayvanlarla da beslenirler. İnsana kolay alışabilirler.


Armalar


Devletlerin, şehirlerin, hatta soylu ailelerin simgeleri olan armaları vardı. Üzerlerindeki resim, renkler ve yazılı bulunan özlü söz, ait olduğu yerin ya da kimselerin adını ve tarihini hatırlatmaya yarar.


Avrupacıların armayı Haçlı Seferleri sırasında Araplardan görüp öğrenerek benimsedikleri sanılmaktadır. Eskiden Avrupa’, da her soylu kişi kalkanının, atının örtüsünün, bayrağının üzerinde, savaş sırasında adamları uzakta bile olsalar görüp etrafında toplansınlar diye kendisini tanıtacak bir sembol taşırdı. Meselâ Oğuz Türkler’inin şahin, Fransa’nın zambak İngiltere’nin leoparlar, Avusturya’nın da kartaldı. Bugün Avrupa’da birçok ülkenin, hatta şehrin arması vardır. Yan resimde İstanbul şehrinin arması görülmektedir. Armacılık zor, fakat İlgi çekici bir bilim dalı hâline gelmiş bulunmaktadır.


Şövalye Yüzüğü


Şövalye yüzüğü, özellikle erkeklerin yüzük parmaklarına veya serçe parmaklarına taktıkları iri ve kaşı kalın bir yüzüktür. Eskiden Avrupa’da şövalye yüzüğünün kaşı üzerine onu taşıyanın adının baş harfleri veya aile arması işlenirdi.


Günümüzde bu yüzük eskisi kadar takılmamaktadır. Şövalye yüzüğü erkeklerin yüzük ya da serçe parmaklarına taktıkları, genellikle altından yapılma, İri ve kalın kaşlı bir yüzüktür. Bu yüzük eskiden daha çok Avrupa’da, mektup zarflarını mühürlemek veya bir imzayı onaylamak için kullanılırdı. Soylu kimseler, şövalye yüzüklerinin taşları üzerine, aile armalarını kazdırtarak işletir; birçoğu da babalarından kalan bu yüzükleri, asaletlerinin sembolü olarak çocuklarına devrederdi. Günümüzde şövalye yüzüğü takanlar azalmıştır, özellikle gençler, yüzük yerine, kimlik bileziği ya da kolyesi takmayı tercih etmektedirler.


 

9 Mart 2016 Çarşamba

Buzul, Buzultaş ve Yanardağ Hakkında Bilgiler

Buzul


Yüksek dağların üzerinde hava o kadar soğuktur ki yağan karlar erimez. Bunlar, aralarında sıkışır; bayırlardan aşağıya doğru kayar, sonunda buzdan bir nehir meydana getirirler. Buna da buzul denir. Buzullar yavaş yavaş vadiye iner, sonra da eriyerek ortadan kalkarlar.


Birçok yerde, 2700 metre yüksekliğin üzerindeki bölgelerde görülmez. Sıkışır, önce sertleşmiş kar kitlesi, sonra da yığılmış buz hâlini alır. Bu yığılan buzlar kendi ağırlıklarının etkisiyle yavaş yavaş vadilere doğru İnmeye başlarlar ve buzdan bir nehir hâlini alırlar. Buzul adı verilen bu buz nehirleri yer yer tıpkı akarsular gibi kenarlardan gelen diğer buzullar ve buzultaşlarla birleşip genişlerler. Bunların kayış hızları yılda 100 metre kadardır. Buzullar dağın eteklerine geldikleri zaman sıcaklığın etkisiyle erirler. Himalayalarda 100 kilometrelik buzullar varsa da Alplerdeki en uzun buzul 24 kilometre kadardır.


Buzultaş


Dağların arasından yavaş yavaş aşağılara doğru kayan buzullar, ağır kocaman taşlan da yerinden söker, beraberlerinde taşırlar. Yol boyunca üzeri aşıp yuvarlaklaşan bu taşlara buzultaş denir.


Buzulların beraberlerinde söküp taşıdıkları topraklar, taçlar, kayalar, buzun ağır olması sebebiyle çok olur. Buzul, üzerinden geçtiği kayaları açındırır, âdeta ufalar. Hem bunları, hem de dağlardan yuvarlanarak üzerine düşenleri de beraberinde taşır. Bütün bunlar buzulun eridiği yerde birikerek bir set hâlini alırlar. Bu setle önü kapanan yatakta sular birikirse göl meydana gelir. Buzultaş yığıntıları bazen da set yerine tepeler hâlinde birikirler. Bunların arkasında da suların toplanmasıyla göller ya da bataklıklar meydana gelir. Kuzey Almanya ve Kuzey Polonya’da böyle birçok göl ve bataklık vardır.


Yanardağ


Yanardağ, toprağın içinden, ya da denizlerin diplerinden erimiş hâlde fışkıran kayalar ve küllerin üst üste yığılmasıyla meydana gelen bir dağdır. Lâvlar, soğudukça sertleşerek birbiri üzerine yığılırlar.


Yanardağlar, dünyamızın kızgın bir halde bulunan çekirdeğinin bir çeşit emniyet çaplarıdır. Faal halde olmayan yanardağlardan çoğunun kraterlerinde küçük, şirin krater gülleri bulunur. Bir yanardağ harekete geçince ünce tepesi patlayarak genişler; İçinden dumanlar, buharlar, kızgın gazlar, lavlar ve küller püskürür. Bazı yanardağlar denizlerin dibindedir, adaların meydana gelmesine sebep olurlar. Bir yanardağın püskürmeye başlaması çoğu zaman korkunç felaketlere yol açar. Antil Adalarında, Martinik’teki Pele yanardağının 1902’dekl patlamasında 40.000 kişi ölmüştür.


 

8 Mart 2016 Salı

Hikâyelerle Efsaneleşen Tarihi İmgeler

Ferhat ile Şirin


Gerek Türk, gerek İran edebiyatında, çeşitli yazarlar tarafından konu edinilmiş aşk hikâyesinin iki kahramanı, Ferhat ile şirin hikâyesi aynı zamanda Karagöz ve orta oyunundaki bölümlerden birini meydana getirir. Bu hikâyenin konusu şudur: Enen şehrinin kadın hükümdarı Mahmene Banu, kız kardeşler Şirin İçin bir köşk yaptırır ve köşkün duvarlarını nakkaş Ferhat’tı süsletir. Ferhat İle Şirin bu sırada karşılaşır ve sevişirler. Sevgililerin ara sıra gizilce buluştuklarını öğrenen Mehmene Banu. Ferhat’ı bir kaleye hapsettirir, sonra bağışlayıp şehri terk etmesini ister. Amasya’ hükümdarı Hürmüz Şah, Ferhat’ı himayesine alır ve delikanlı İçin Mehmene Banu‘dan Şirin’i istetir. Dileği reddedilince ordusuyla Erzen’o yürür ve Şirin’i alıp Amasya’ya getirir. Bu arada, kendisi de Şirin’e tutulduğu İçin Ferhat’tan yapılması imkânsız bir İşi başarmasını, Elma dağının ötesindeki suyu şehre bağlamasını İster. Suyolunu tamamladığı sırada Ferhat’a Şirin’in öldüğü söylenir. Ferhat kendini öldürür. Bunu duyan Şirin de canına kıyar.


Faust


Birçok edebiyat eserinin kahramanı olan gerçek kişi, 1480’e doğru Knittlingen’de (Almanya) doğdu, 1540’a doğru Staufenen Brisgau’da (Almanya) öldü.


Goethe ve ünlü kompozitörler tarafından ölümsüzleştirilmiştir. Doktor Faust, Almanya’ya bu takım İsimle yerleştiği sanılan, esrarengiz bir büyücüdür. Şöhretini, Goethe’nin 1808 yılında, Faust İsmiyle yayımladığı ve Schuman, Bor-lioz ve Gounod gibi büyük kompozitörlere İlham kaynağı olan şahesere borçludur. Bu efsanevi Faust, kendisine dünyada var olan bütün zevk ve bilgileri sunması İçin ruhunu şeytana satar. Mephistopheles ismindeki bu şeytan, söz verdiği bu hususları yerine getirir ve genç, güzel, zengin ve bilgin Faust, çok zevkli bir hayat sürbr. Kendine âşık olan mâsun Margarete’yle karşılaşır, onu baştan çıkarır, sonra yüzüstü bırakır. Margarete çocuğunu öldürür, sonra kendi de ölür. Goethe’nin dramında Faust duyduğu samimi pişmanlık sonucu lânetlenmekten kurtulur. Fakat daha hoşgörüsüz bazı yazarlar, Faust’u hiç bitmeyecek ıstıraplar çekmeye mahkûm ederler.


Çalıkuşu


Reşat Nuri Güntekin’in ilk romanı Çalıkuşu’nun (1922) aynı adı taşıyan kahramanı, Feride adındaki bir genç kızın günlüğünden meydana gelen Çalıkuşu, ilk Anadolu romanlarından biridir.


Türkçede defalarca basılan Çalıkuşu’nun konusu şöyledir: Neşeli ve muzip bir kız olduğu için Çalıkuşu diye anılan Feride, İstanbul’da bir Fransız okulunda yatılı öğrencidir. Babası uzak bir yerde subaydır. Annesi ölmüştür. Tatillerini teyzesinin yanında geçirir ve teyzesinin oğlu Kâmuran’la sevişir. Onunla nişanlanır. Evleneceği gece, nişanlısının başka bir kadınla İlgisi olduğunu öğrenince evden kaçar, Anadolu’ya gidip uzun süre öğretmenlik yapar. Kendisini korumak isteyen Doktor Hayrullah beyle evlenir; ama bu evlilik şekilde kalır. Onun ölümünden sonra teyzesinin evine döner. Orada Hayrullah beyin göndermiş olduğu hâtıra defterini okuyan Kâmuran’la barışır ve evlenir. Çalıkuşu, içtenliği, duygululuğu, gerçekçiliği ve temiz diliyle en çok okunan romanlarımızdandır.


 

7 Mart 2016 Pazartesi

Efsanevi Kahramanlardan Üçü; Deli Dumrul, Alp Er Tunga, Robin Hood

Deli Dumrul


Dede Korkut Kitabı’ndaki bir hikâyenin delidolu konuşan, gözü-pek kahramanı, Bu hikâyede Deli Dumrul’un tabiatüstü kuvvetlerle savaşması ve Deli Dumrul ile karısının birbirlerine olan aşkı anlatılır.


Genç bir yiğidin’ canını aldığı için Azrail’e kızıp meydan okuyan Dumrul, Tanrı’nın gazabına uğrar ve ölüme mahkûm edilir, ölümden kurtulamayacağını anlayan Dumrul, Tanrı’ya yalvarır. Tanrı da cam yerine can bulması şartıyla onu bağışlayacağını bildirir. Dumrul, anasıyla babasına koşar, kendi yerine ölmeyi kabul edip etmeyeceklerini sorar; ikisi de çaplarım vermek istemez. Bunun üzerine ölümden kurtulamayacağını anlayım Dumrul, eşiyle vedalaşmaya gider. Karısı, onun yerine canını vermeyi teklif eder. Genç karı kocanın bu fedakâr ve temiz aşklarım mükâfatlandırmak İsteyen tanrı, Azrail’e yaşlı ana babanın canlarının almasını buyurarak onların ömürlerini de Dumrul ile eşine ekler. Dell Dumrul hikâyesi Oğuzların İslâmlığı benimsemesinden sonra din ve tek tanrı hakkındaki inanç ve düşüncelerini yansıtır.


Alp Er Tunga


Alp Er Tunga veya Tunga Alp Er, Türk destan kahramanı, bazı efsanelere göre Firdevsî’nin Şehname’sindeki Turaç hükümdarı Afrasiyab’dır.


Birçok Türk kavmi, onun soyundan geldiklerine inanırdı. Turaç hükümdarı Alp Er Tunga, İranlılarla savaşa tutuşmuş ve Türk-İran sınırı Ceyhun ırmağı ile çizilmişti. Sonra Alp Er Tunga, İran’a girerek Azerbaycan’ı aldı. Bâbil’e kadar ilerledi. Daha sonra Iran tahtına geçen Tahmasp. Türk ülkesine girerek söylentiye göre Alp Er Tunga’nın kızıyla evlendi ve ondan Zu adlı bir oğlu oldu. Zu tahta geçtikten sonra dedesiyle savaştı ve onu İran’dan çekilmek zorunda bıraktı, İranlılar bu yenilgiyi bir kurtuluş saydılar ve üç kutsal bayramlarından biri kabul ettiler. Daha sonraları İran tahtına Alp Ö- Tunga’nın başka bir torunu. Keyhüsrev geçti ve Alp Er Tunga ile yaptığı her savaşı kazandı. Son savaşta dede-torun karşılaştılar, yenilen Alp Er Tunga. Azerbaycan’da yakalanarak işkenceyle öldürüldü. Bu ölüm Türkler arasında derin acılar bıraktı.


Robin Hood


Bobin Hood veya Ormanların Robin’i, İngiliz halk şarkılarının kahramanı, Serüvenleri, XII. yüzyıla rastlar. Bobin Hood, kimsesiz, haksızlığa uğrayan, zavallı kimseleri, güçlülere karsı korur. Robin Hood, kanun dışı bir çetenin reisi olarak ün yapmış ve Sherwood ormanını kendisine barınak olarak seçmişti. Çeşitli adaletsizliklerin kurbanı olan zavallı kişiler. Robin Hood’un, imdatlarına koşacağını bilirlerdi. Ormanların Robin’i ve onun sâdık yardımcısı Little John, arkadaşlarını yanlarına alarak köylere ve şatolara baskınlar düzenlerler, oralardaki birkaç suçsuz tutukluyu kurtarır ya da haksız olarak toplanmış bazı servetlere el koyarlardı. Robin Hood’un yanılmaz oku, hedefini hiç şaşmazdı. Sonra bu ele avuca sığmaz, kanun, ferman dinlemez kişiler, saklanmak için ormanlarına dönerler, yeşil elbiseleriyle yeşil yapraklar içinde kaybolup giderlerdi. Robin Hood. Sakson ırkının, Norman istilâsına karşı direnişinin de sembolüdür. Walter Scott, Ivanhoe isimli romanında, onun maceralarından yararlanmıştır.


 

6 Mart 2016 Pazar

Radar, Tepki, İlk Model Nedir? Ne İşe Yarar?

Radar


Gecenin karanlığında bile havadaki bir uçağın varlığını ve bize olan uzaklığını bildiren bir âlettir. Uçaklar radar yardımıyla yollarını bulur, hava kötü olduğu zaman da dar, uzakta bulunan, gözle, dürbünle görülmesi imkânsız olan cisimleri tespit edip haber veren bir filettir. Radyo yayım esası üzerine yapılmıştır. Devamlı dönen anteninden çıkan dalgalar herhangi bir cisme çarptıkları zaman yine antene geri döner. Bu gidiş-dönüş boyunca aradan geçen zaman o cismin uzaklığını bildirir. Devamlı dalgalar yollamak suretiyle de o cismin gittiği istikameti tespit etmek mümkün olur. Hava alanlarında, limanlarda bulunan çok kuvvetli radarlarla hava ve deniz trafiği İdare edildiği gibi, uçaklar ve gemiler de radarla yollarını bulabilir ve karşılarına çıkan engellerden korunurlar.


Tepki


Tepkinin kuvvetiyle bahçelerimizi sulayan fıskiye döner, bahçıvanın elindeki su hortumu tıpkı canlı bir yılan gibi kendi kendine yerde kıvranır. Hatta en modem uçaklar bile tepkinin verdiği güçle uçarlar.


Başka bir cisim üzerine bir itiş gücü tatbik eden her cisim, o cisimden, İtiş gücü, ne eşit, fakat ters yönde bir İtiş gücüne maruz kalır ki buna da tepki denir. Bu tepki, dengenin bozulması halinde bir hareket doğmasına sebep olur. Bir topa vurduğu, muzu düşünelim. Vuruşumuz bir etkidir. Topta, vurma kuvvetimize eşit, fakat ters yönde bir kuvvet doğar. Tıpkı bunun, gibi tepkili motorlarda da basınçlı gaz, reaktörün çıkış yeri hariç, her noktasına büyük bir basınç yapar. Bu durum bir dengesizlik meydana getirir. Reaktör, gazın çıkışı yönünün tersine doğru şiddetle İtilmiş olur. Böylece de uçak hızla İleri fırlar.


Tecrübe pilotları uçak, füze ya da yarış arabası gibi taşıtları, yapıldıktan sonra ilk defa kullanıp deneyerek hayatlarım tehlikeye atarlar. Bunların cesur olmaları, tehlike karşısında soğukkanlılıklarını kaybetmemeleri gerekir.


Yarış motoru olsun, helikopter olsun, füze olsun, uçak olsun, yeni yapılan her aracın ve taşıtın kullanılmaya başlamadan önce denenmesi gerekir. Uzmanlar ve tecrübe pilotları bu yeni taşıtları deneyip kullanılmaya başlandığı zaman meydana çıkabilecek bir kusurları olup olmadığını kontrol ederler. Ancak tespit edilen kusurlar giderildikten sonra seri imalata geçilir. Tecrübe pilotları sayesinde denenen taşıtın hızı, manevra kabiliyeti ve önceden kesinlikle bilinmeyen özellikleri anlaşılmış olur.


İlk Model


Yeni bir makine ya da taşıt aracı yapıp seri yapıma geçilmeden önce bir modeli yapılır. Üzerinde bütün güvenlik ve sağlamlık denemelerinin yapıldığı bu modele “ilk model“ denir.


Bir araç yapılmaya başlanıp kullanılır hâle gelinceye kadar birçok safhadan geçer, önce plânları çizilir, tecrübe edilmek için ilk modeli imal edilir, deneyleri yapılır. Görülen aksaklıkları giderilerek yeni yeni modeller meydana getirilir. Sonra da seri hâlde yapımına geçilir. Böylece araç kusursuz hâle getirilmiş, kullanılmasındaki tehlikeleri ortadan kaldırılmış, en iyi verim sağlanmış olur.


 

3 Mart 2016 Perşembe

İstanbul’un Tarihi Ticaret Merkezi “Eminönü-Sirkeci”

Kimilerine göre İstanbul’un ta kendisi, kimilerine göreyse sadece kalabalık. Kimileri kuşlara yem verdiği İçin mutlu, kimileri İse tarihe dokunabildiği için. İstanbul’un tarihi çekirdeğinde yer alır Eminönü. Sirkeci’nin kaderi Bizans’ta da, Osmanlı’da da aynı olmuş. Dışarıdan malların geldiği, depolandığı, onca denizci ve tüccarın koşuşturduğu ticaret merkezi; kısaca İstanbul’un liman semtidir. Garın yapılması Sirkeci’ye ayrı bir önem ve canlılık kazandırmış, ünlü Orient Ekspresi’nin duraklarından biri olan Sirkeci Tren istasyonu, XX. yüzyıl mimarisine damgasını vuran yapılardan biri olan Büyük Postane binası, I. ve IV. Vakıf Hanları birkaç adımda erişebileceğiniz güzelliklerden sadece birkaçı.


Yeni Cami ve Sirkeci arasındaki Eminönü sokakları XIX yüzyılda yeniden düzenlenmiş. Günümüzde burası özellikle elektronik eşya meraklıları için bir cennet. Aradığınız pek çok şeyi ucuza almanız mümkün. Ayrıca bütçesi kısıtlı olanlar için de leziz kebap seçenekleri sunuyor.


Eminönü adını, Osmanlı döneminde burada bulunan Deniz Gümrüğü ve Gümrük Eminliği nedeniyle almış ama aynı dönemde Sirkeci‘de sirke satıldığına dair bir kayıt yok. Rumca “kumandanın yeri” anlamındaki “Strategion“dan geldiği düşünülüyor.


I. Abdülhamid Türbesi


Vakıf Han’ın karşısında I. Abdülhamid’in (1774-1789) yeni restore edilmiş türbesini güleceksiniz. Abdülhamid burada, kısa hükümdarlığı sırasında Yeniçeri ayaklanmaları ile mücadele etmiş oğlu IV. Mustafa (1807-1808) ile beraber yatıyor.


Sirkeci İstasyonu (İstanbul Garı)


Abdülhamid, Alman Mimar August Jachmund’dan Avrupa yakasına bir tren istasyonu tasarlamasını istemiş. 1887-1889 yılları arasında yapımı süren Eklektik tarzındaki garın ön cephesinde iki saat kulesi yer alıyor. Özellikle Orient (Şark) Ekpresi ile Avrupa’dan gelen yolculara hizmet verilmesi için yapılan binanın günümüzde son derece sıradan bir girişi var. Binanın yan cephesinde garın hizmete girdiği tarih, hem miladi hem de rumi takvime göre yazılmış.


Şaka gibi ama vitray pencerelerle süslü, muhteşem ön cephenin önüne bir benzin istasyonu dikmişler. Böylesine önemli bir tarihi eserin önüne benzin istasyonu inşa edilen bildiğiniz bir başka ülke varsa bizi de haberdar edin. Marmaray Projesi hayata geçtiğinde bu istasyonun faaliyetine son verileceği söyleniyor. Binanın içindeki küçük müzede (pazar ve pazartesi kapalı), özgün haliyle garın fotoğraflarını ve Orient Ekspres’in altın çağından hatıra bulabilirsiniz. Agatha Christie’nin ünlü polisiye romanı “Orient Ekspresi’nde Cinayet” ten uyarlanan filmin sahneleri bir zamanlar buradaki renkli ve heyecanlı koşuşturmayı hayata geçirmiş.


Orient Ekspres


Dünyadaki en ünlü, en büyüleyici ve en gizemli tren yolculuğu olduğu söylenen Orient Ekspres ilk kez 1888’de Londra’dan yola çıkmış ve Paris üzerinden İstanbul’a ulaşmış. 68 saat süren yolculukta, seçkin yolcular için zamanın tün konforu sağlanmış. Altın çağını yaşadığı dönemlerde ekspres, haftada iki sefer yapıyormuş. Ölümsüz polisiye yazarı Agatha Christie’nin başrole en az kendi kadar ünlü Belçikalı dedektif Hercule Poİrot’u oturttuğu “Orient Ekspresi’nde Cinayet” romanı 1974 ve 2001’de olma üzere iki kez sinemaya aktarılmıştı. Yugoslavya’da savaş çıkınca tren Londra Venedik arasında seferlerine devam etmiş. Arada sırada İstanbul’a geliyor Yolcularına fikirlerini sorduğumuzda “Yazın hamam gibi sıcak, dar ve üstelik çok pahalı” dediler.


Büyük Postane


I.Ulusal Mimari Akımı’nın yıldızlarından olan bu son derece etkileyici bina Vedat Tek tarafından 1905-1909 tarihleri arasında yapılmış. Yeni gelişmeye başlayan Türk Ulusal Mimari Tarzı ve batıya ait öğelerin birleştirilmesi konusunda atılmış adımları, bu binanın her köşesinde yer alan küçük kubbeli odalarda görmek mümkün. Kütahya çinilerinin kullanıldığı cephesindeki giriş kapısı üzerinde çini işlemeler ve eski yazı ile “Posta Telgraf Nezareti” yazıyor.


1927-1936 yılları arasında İstanbul Radyoevi olarak hizmet veren binanın içinde iletişim tarihi hakkında bilgi veren bir de küçük müze var. Müze’de bazı orijinal ahşap mobilyalar ile eski posta kutuları ve pullardan oluşan bir koleksiyon sergileniyor. Müzeyi gezerken merdivenler, tavan ve iç dekorasyonun inanılmaz güzellikteki detayları ile zarif işçiliğe dikkat edin.