“Paşa” Deyince Kapılar Açıldı
Çorumlu Rüştü Veli paşa Ankara’ya gelmişti. Rüştü Velipa-şa’nın yaşı yetmişti ama, daha işi bitmemişti. Canlı kanlı, dinç bir ihtiyardı,, ©ir bağırır yeri göğü İnletirdi. Tok sözlü, doğru özlü bir adam olduğu içlin herkes ondan çekinir ve sayardı. Nüfus İşleri Genel Müdürü Şevket Eker’i gençliğinden tanırdı. «Hazır Ankara’ya gelmişken şu bizim Şevket’i bir göreyim» dedi. İçişleri Bakanlığına girdi ve elindeki bastonu koridorlara vura vura Nüfus ‘İşleri Genel ‘Müdürünün odasının kapısına geldi. Şevket Eker daire müdürleriyle toplantı halindeydi. Odacı kendisini içeri bırakmak ‘istemeyince Rüştü Veli paşa ‘hırslandı ve bastonu kaldırarak ”Çabuk git Şevket’e, Rüştü Veli paşa gelmiş, sizi görmek istiyor de!” diye bağırdı. Odacı neye uğradığını şaşırdı ve palas pandıras içeri girdi. Şaşkınlığından ziyaretçinin ismini unutmuştu. Sadece aklında bir “Paşa!” lafı kalmıştı. Genel ‘Müdüre “Efendim… Şey paşa gelmiş.” deyince bütün müdürler ayağa fırladılar. Şevket Eker “Al oğlum içeri, buyursunlar!” dedi. Rüştü Veli paşaı bastonuna dayanarak kapıda gözüktü: “Şevket oğlum!” diye çıkıştı. «Çorum susuzluktan kırılıyor. Sağmaca Suyunu Çorum’a getir… Hemşehrilerin senden bunu bekliyorlar!..» Ve çekti kapıyı, çıktı dışarı.
Gevenli Şakır Ağa Ve İsmet Paşa
Sivas’ın, Gümüş pınar köyünün Yedek Subay Öğretmeni Fadıl Taş, Yurttaşlık Bilgisi dersinde öğrencilerine “Şimdi j size hükümet adamlarını tanıtacağım” dedi. Dosyasını açtı ve önce Başbakan İnönü’nün resmini çıkardı. Bu İnönü’nün şapkalı bir resmiydi. Öğretmen sordu: ”Çocuklar bu kimdir?” Çocuklar bir ağızdan cevap verdiler: “Gevenii Şakir Ağa!”
Öğretmen şaşırdı, “Gevenli Şakir Ağa” ile Başbakan İsmet İnönü’nün ne ilgisi vardı? Öğrencilere bu resmin “Gevenli Şakir Ağa” olmayıp Başbakan İsmet İnönü olduğunu anlattıktan sonra sordu, soruşturdu ve çocukların niçin bu cevabı verdiklerini öğrendi: “Gevenli Şakir Ağa bir çiftliğin sahibidir ve civarda fötr şapka giyen tek şahıstır!”
“Makasçı Abdullah” Polis Hafiyesi
Muş tren istasyonu makasçısının feneri kayboldu. Makasçı Abdullah geceleri bu fenerle trenlere yol verirdi. Hem de fener üstüne zimmetliydi. Şimdi ne olacaktı. Makasçı Abdullah bu işi kimlerin yaptığını kestiriyordu. Feneri çocuklar “yürütmüştü!” Çoktandır onu gözlerine kestirmişlerdi! Ama acaba hangisi bu
hınzırlığı yapmıştı? Düşündü, taşındı ve çareyi şöyle buldu: Gitti civardaki bütün ilkokullardaki öğretmenlere rica etti: «Ne olur?» dedi. «Resim dersinde çocuklara, bir fener resmi yaptırın!» Öğretmenler Makasçı Abdullah’ı çok severlerdi, hatırını kırmadılar. Makasçı Abdullah yapılan resimleri teker teker gözden geçirdi, en güzelini yapanın kulağından yakaladı. “Gel bakalım buraya” dedi. “Çıkar bizim feneri ortaya!” Çocuk neye uğradığını şaşırdı. Gerçekten feneri o almış ve tavan arasına saklamıştı!.
Kulaçta Vurgun Yedi
“Doktor bey! Doktor bey! Beni bir köpek gibi kaldırıp büroya attılar!” Bodrum açıklarında 45 kulaçta «Vurgun yemiş» 19 yaşında sünger avcısı Hüseyin Güçlü, Haydarpaşa Numune Hastanesinde Dr. Ahmet Çalışkan’a böyle demiş… “Beni bir köpek gibi kaldırıp buraya attılar” derken yüzü öyle karmakarışıkmış ki… Doktor yüzyıl geçse bu yüzü unutamazmış…
Hüseyin Güçlü İzmir’de, şurada burada çalışan bir gençmiş. Ekmeğini taştan çıkarırmış. Bir gün ona «Gel ekmeğini denizin altından çıkar!» demişler. Kalkmış Bodrum’a gitmiş. “Deniz ağası” ona bir kâğıt imzalatmış. Mukavele derlermiş bu kâğıdın adına. Bu kâğıtta her madde varmış da, Hüseyin Güçlü «Vurgun yerse», ne olacağını gösteren bir madde yokmuş… Hüseyin Güçlü, haziranın on birinde Gökova körfezinde suya dalmış… Süngeri 45 kulaçta bulmuş… Suyun yüzüne çıkmış, koluna bir ağrı girmiş. Anlamış hemen ne olduğunu. «Vurgun yedim!» demiş. Koşturmuşlar onu sahilde… Vücudunu soğanla, yağla ovmuşlar.., Sabaha kadar ateş yakıp başında oturmuşlar… Uyutmamışlar. Ama nafile… Hüseyin Güçlü bir defa vurgun yemiş… EH tutmaz, ayağı tutmaz, titrer dururmuş, önce Çubuklu Dalgıç Okuluna getirmişler, sonra Haydarpaşa Numune Hastanesine göndermişler. Orada kendisi gibi iki “Vurgun yemiş» daha varmış…
Hüseyin Güçlü bir gece bir rüya görmüş. Rüya bu ya… Hüseyin Güçtü «Deniz ağası» olmuş… 25 bin liraya bir motor almış, takım düzmüş. On tane de dalgıç peylemiş. Onlara yüzer lira avans vermiş… Açılmış denize… Altı ay daldırmış onları denizin dibine… Yirmi kulaç, otuz kulaç, kırk kulaç, elli kulaç… Kimi «Vurgun» yemiş, kimi yememiş… Ekim sonunda çekmiş tekneyi karaya, toplamış dalgıçları başına, almış kalemi kâğıdı eline, başlamış hesaba… «500 kilo sünger çıkardık» demiş, «yüz liradan elli bin lira eder. Dörtte biri sizin, dörtte üçü benim… Ne eder sizin hakkınız? 12 bin 500 lira. Bölün ona: Adam başına bin iki yüz ellişer, lira. Yaza da yeter, kışa da… Benim payım mı? Çok değil canım! 37 bin 500 lira.” Bodrum açıklarında 45 kulaçta «Vurgun yemiş” sünger avcısı 19 yaşında Hüseyin Güçlü bir uyanmış, ter içinde… Dalmış gözleri koğuşun boşluğuna… Yumruklarını sıkmaya bile gücü yetmemiş. Dişlerini sıkmış, “Denizden bulsunlar» demiş. Beni bir kopek gibi kaldırıp buraya attılar! “