29 Şubat 2016 Pazartesi

Hava, Meteoroloji, Atmosfer Basıncı ve Rüzgâr İlişkisi

Hava


Çeşitli gazlardan meydana gelmiş bir karşımdır. Dünyamızı, bütün üzerindekilerin beraber çepeçevre örter. Gözle görünmez ama her tarafı örter, en ince deliklerden bile geçer ve bütün boşlukları doldurur.


Meteoroloji


Yeryüzünün her tarafındaki hava durumunu inceleyerek havacılar, gemiciler, yolcular için havanın nasıl olacağını önceden tahmin etme işidir.


Meteorolojinin amacı, hava değişmelerini çok önceden, mümkün olduğu kadar doğruya yakın bir şeklide tahmin etmektir. Meteoroloji İla uğraşanlar, bu tahminleri yapabilmek İçin havanın basıncını. ısısını, elektrik durumunu, nem oranını ve alan rüzgârın hızıyla yönünü ölçen aletlerden yararlanırlar. Tabiî, havanın durumu devamlı değişmekte, daha sonrası için tahminler yapılmasını gerektirmektedir. Meteoroloji bilginleri, dünyanın dört bir bucağındaki istasyonlar, gözlem gemileri ve uzaydaki meteoroloji uydularının yardımıyla edindikleri doğru ve sağlam bilgileri radyo ile her tarafa yayarlar.


Atmosfer Basıncı


Dünyamızı çepeçevre çeviren havanın da kendine göre bir ağırlığı vardır. Etrafını çevirdiği her şeyin üzerine bir basınç yapar ki, bu basınç barometre denen âletle ölçülür. Bu basınç hem havanın nasıl olacağını, hem de uçakların kaç metre yükseklikte uçtuğunu öğrenmeye yarar.


Torricelli’nln 1643 yılında icat ettiği cıvalı barometre, havanın, ölçülebilen bir basıncı öldüğünü ortaya koymuştu. Bu basınç yer ve zamana göre değişmektedir. Gittikçe düşen atmosfer basıncı, rüzgâr ve çok kere de yağmur geldiğine işarettir. Artış gösteren bir atmosfer basıncı ise güzel bir havanın geleceğine işarettir. Yerden havalanan bir uçağın üzerindeki atmosfer basıncı, uçak yükseldikçe azalır, (her 100 metrede 1 santim) alçaldıkça çoğalır. Böylelikle uçaklarda, barometreden yükseklik ölçme âleti olarak da yararlanılır. Bu âlete, «altimetre» ya da yükseklikölçer adı verilir.


Rüzgâr


Su nasıl akıp giderse, hava da akarak yer değiştirir. Isınan hava yukarı doğru çıkar, boş bıraktığı yeri de yanındaki soğuk hava doldurur. İşte, havanın bu şekilde yer değiştirmesi rüzgârları meydana getirir.


Rüzgâr, değişik hava tabakaları arasındaki yoğunluk farkının sonucu olarak meydana gelir. Yüksek basınçtaki (antisiklon) daha yoğun hava, alçak basınçtaki (siklon) daha az yoğun hava tabakalarına doğru kayar, böylece rüzgâr meydana gelmiş olur. Muson gibi yılın belirli zamanlarında esen rüzgârlar olduğu gibi, alizeler gibi bütün bir yıl boyunca muntazam olarak esen rüzgârlar da vardır. Her bölgede esen rüzgârlar kendilerine göre özellikleriyle tanınırlar. Yurdumuzda kuzeybatıdan esen Kara, yel, soğuk ve kar getirir. Büyük Sahra’nın kuzeyinden Sicilya kıyılarına esen «Sirocco» çok sıcak ve kuru bir rüzgârdır.


 

28 Şubat 2016 Pazar

Hale, Flüorışıl ve Morötesi Işınlar Hakkında Kısa Bir Derleme

Hâle


Bazı sisli gecelerde gökyüzündeki ay’ı, başka gecelerde olduğu gibi tam net olarak göremeyiz. Çevresi ışıktan bir halkayla çevrilmiş gibidir. Böyle olunca birçok kimse yağmur yağacağını söyler. Ayın, bazı kereler de güneşin etrafını çepeçevre çeviren bu ışıktan halkaya hâle, ya da ayla denir. Hile, aslında ışık ışınlarının, sirüs adı verilen ve buz billürcuklarından meydana gelen bulut tabakalarından geçerken kırılmasından ileri gelir. Bu ışıklı halkalar sisli gecelerde sokak fenerlerinin ya da uzaklardaki ışıkların etrafında da görülür. Bazı kereler Manş denizinin üzerinden bile görülen Kutup KızıIlığını hâleyle karıştırmamak gerekir. Kutup kızıllığı, neon lambalarda olduğu gibi ışığın iyonlanmasından ileri gelir.


Flüorışıl


Bazı maddeler ve bazı gazlar elektrik akımıyla karşılaştıkları zaman ışık vermeye başlarlar. Bu gibi madde ve gazlara “flüorışıl” madde veya gaz denir. Flüoresan ampul adı verilen, ince uzun tüp şeklindeki ampuller hem aydınlatmada, hem de ışıklı reklâmcılıkta kullanılırlar.


İçindeki incecik telin akkor hâline gelmesiyle ışık veren bildiğimiz ampullerin ısınmasına karşılık flüoresan ampuller soğuktur. Çünkü bu çeşit ampuller bambaşka bir sistemle ışık verirler. Elektrik akımının etkisiyle meydana getirilen morötesi ışınlar, uzun bir tüp hâlindeki ampulün iç yüzünü kaplayan flüorışıl maddeyi ışık verir hâle getirir. Işıklı reklâmlar, içinde ya neon, argon, kripton, ksenon gibi tabiatta ender bulunan gazlar ya da ışığa değişik renkler verebilen bazı maddelerin buharları bulunan flüoresan ampullerle yapılır. Böylece mavi, yeşil, kırmızı, sarı, mor gibi çok çeşitli renkli ışıklar elde edilir.


Morötesi Işınlar


Güneş ışığı, yazları cildimizin yanıp kararmasını sağlayan morötesi ışınlar bakımından zengindir. Morötesi ışınlar veren özel lambalarla da, güneşin altında uzanmadan evlerimizde rahatça yanabiliriz. Fakat bu çeşit yanıkların tehlikeli olduğunu unutmamak gerekir. Morötesi ısınların derimizin rengini veren maddelerin üzerindeki etkisiyle güneş banyosu ya da ski yapanların ciltleri yanıp koyulaşır. Derimizin bu kararması da aslında morötesi ışınlara karşı korunmak içindir. Morötesi ışınlar, hele cildi çok hassas olanlarda tehlikeli yanıklara sebep olabilir. Ama öte yandan bu ışınlar, organizmanın D vitaminleri İmal etmesine yardımcı oldukları için de çok faydalıdırlar, zira kemiklerin ve dişlerin gelişmesinde D vitamini büyük rol oynar. Morötesi ışınlar, tıbbi bakımdan da iskelet sistemini kuvvetlendirip canlandırır.


 

21 Şubat 2016 Pazar

Eski Mitoloji Yazarları Hakkında Dair Küçük Bir İnceleme

Mitologya kaynakların çoğu, kaynak olarak Augustus zamanında yaşamış olan Lâtin şair Ovidius’u alır. Bu bakımdan, kimse onunla boy ölçüşemez. Hesiodos, Findaros ve tragedya yazarları için birer gerçek olan öyküleri o yalan, saçma olarak ele alır; çoğu kere duyguludur, söylev çeker gibi anlatır. Yunanlılarda o duygululuğa, o söylev havasına pek rastlanmaz.


Mitologyayla ilgilenmiş yazarların listesi uzun değildir. Listenin başında İliada’sı ve Odysseia’sıyla Homeros vardır.


İkinci yazar, İsa’dan önce dokuzuncu ya da sekizinci yüzyılda yaşamış olan yoksul bir çiftçidir. Hesiodos adlı bu çiftçinin şiirlerinden biri, Theogonia bütün bütüne mitologyayla ilgilidir, evrenin, tanrıların nasıl yaratıldıklarını anlatır.


Hesiodos’dan sonraki kaynak, çeşitli tanrılar için yazılmış şiirler olan Hymnos’lardır. Bazı araştırmacılara bakılırsa, sekizinci yüzyılla dördüncü yüzyıl arasında yazılmışlardır. Sayıları otuz üçü bulmaktadır.


Yunanlıların en büyük şairlerinden Pindaros, altıncı yüzyılın sonlarında yaşamıştır. Şenlikleri, spor oyunlarını anlatan şiirlerinde hep mitologyadan söz açılır.


Tragedya Yazarları


Üç, tragedya yazarının, en yaşlısı Aiskhyloş, Pindarosun çağdaşıydı. Sophokles ile Euripides daha gençti. Aiskhylos’un İranlılar adlı oyunu bir yana bırakılırsa, üçünün de bütün eserlerinin konuları mitologyadan alınmıştı.


Bu arada üç kişinin adını da anmak gerekiyor: Beşinci yüzyılın sonlarıyla dördüncü yüzyılın başlarında yaşamış olan komedya yazarı Aristophanes; Euripides’in çağdaşı, ilk Avrupa tarihçisi Herodotos; büyük düşünür Eflâtun.


İsa’dan önce üçüncü yüzyılda Yunan edebiyatının merkezi İskenderiye olmuştu. Bu yüzden İskenderiyeli şairler diye anılan Theokritos, Bion, Moskhos ve Rodos’lu Apollonios, mitologya ile ilgiler kurmuşlardır.


İsa’dan sonra ikinci yüzyılda yaşamış olan Lâtin yazar Apuleius ile Yunanlı Lukianos’un mitologya bakımından önemleri büyüktür. Eros ile Psykhe öyküsü yalnız Apuleius’un eserinde anlatılmıştır.


Ne zaman yaşadığı kesin olarak bilinmeyen Yunanlı Apollodoros da, Ovidius gibi, zengin bir kaynaktır. Anlatımının kuruluğu bakımından Ovidius’dan ayrılır.


Bir başka Yunanlı, Pausanias, gezip gördüğü yerlerle ilgili mitologya öykülerini İsa’dan sonra ikinci yüzyılda büyük bir ciddiyetle yazmıştır.


Romalı Yazarlar


Romalı yazarlar içinde Sen başta geleni Vergilius’dur. Çağdaşı Ovidius gibi, o da mythos’lara inanmazdı; ama mitologya kahramanlarında insancıl yanlar bulmuş, yazdıklarında onların bu özelliklerini belirtmiştir.


Romalı öteki şairlerin, mitologya açısından ele alınınca, önemli olmadıkları görülür. Onlar için mitologya öyküleri sadece birer gölgedir sanki. Yunan mitologyasını öğrenmek için’ zaten Romalılara değil yazdıklarının her kelimesine inanan Yunanlılara başvurmak gerekir.


 

Hikâye Nedir, Kelime Anlamı ve Daha Fazlasıyla Bir Derleme

Edebiyatta bir türdür. Romandan daha kısa, roman gibi kişilerin ruh hallerini bir olay çerçevesi içinde anlatan yazılara denir. Nesir de olur, nazım da. Daha çok nesir şeklinde görülür.


Eski edebiyatımızda hikâye diye geçen bu kelime XIX. yüzyılın ikinci yarısında «hikâye» adıyla, Fransızcadaki «roman» kelimesinin karşılığı olarak kullanıldı. Şimdi hikâye dediğimiz yazılara ise kıssa derlerdi. Sonra, “roman” kelimesi dilimize girince, hikâye veya kısa hikâye de “aconte”, büyük hikâye ise nouvelle kelimesine karşılık olarak alındı.


Hikâye tarzı, kaynakları bakımından eski Hint’e kadar gider. Halk arasında meydana gelen, sahibi belirsiz masallar da bu tarzın ilk örnekleridir. Arapların dünyaca tanınmış “Binbir Gece Masalları” iç içe geçmiş küçük Hikâyelerden meydana gelmiştir (Bk. Binbir Gece Masalları). Batı edebiyatlarında İlkin Rönesans öncesi çağının İtalyan yazarı Boccacio’nun Decamerone (On günlük ) adlı eseriyle bu türde yazılar görülmeye başladı. İspanyol, romancısı Cervantes’in hikâyeleri, İngiliz şairi Geoffrey Chaucer’in The Canterbury Tales (Canterbury Hikâyeleri) gibi eserlerle gelişti. Fransızlar ‘da, Ortaçağın sonlarına ‘doğru meydan alan Gülün Romanı, Tilkinin Romanı gibi Eserlerle Marie de France’in Heptamerone (Yedi günlük) adındaki eseri İlk hikâye örneklerindendir. Bu gibi eserlerde hemen yalnız olmaya önem verilirdi. İnsan karakterini, ruhunu tahlile yer bırakılmazdı. XIX. yüzyıl sonunda yetişen Fransız hikâyecileri (Daudet, Maupassant), Rus hikâyecileri (Puşkin, Dostoyevski), Amerikan hikâyecileri (Marie‘s Twain, Poe) bu tarza bağımsız bir edebi tür değeri kazandırdılar.


Bizde hikâyecilik, masala benzemekten çok geç kurtuldu. XIX. yüzyılın sonlarına doğru, Ebubekir Hâzım Tepeyran, Küçük Paşasıyla; Sami Paşazade Sezai Küçük Şeyler iyi, Servet-i Fürtun Edebiyatının ünlü İki hikâyecisi Halit Ziya Uşaklıgil ile Hüseyin Cahit Yalçın, birçok eser yazarak bu çığırda yepyeni bir yola girdiler. Onlardan sonra Ömer Seyfettin, bütün eserlerini hikâye şeklinde yazarak; Reşat Nuri Güntekin, mizah hikâyelerine de geniş İmkân vererek bu türü geliştirdiler. Günümüzde ise bütün eserini yalnız bu tarza bağlamış bir sanatçı olarak Sait Faik Abasıyanık yetişti.


 

26 Ocak 2016 Salı

Kızıl Bayram ve Tulumbacılarla Tarihimizdeki Enteresan Olaylar

Daha önce hiç duymadığınız bazı bilgileri sizlere açıklamak istiyorum. Araştırmalarım sonucunda bazı kaynaklardan derleyip sizler için hazırladığım bu makalemde kızıl bayram ve külhanbeyi kavramına değineceğim


Kızıl bayram ve tulumbacılar


O devirde sık sık çıkan yangınlardan birçoğunun da ocaklı eşkıya tarafından konulan kundaklarla çıktığı söylenir, zira her büyük yangın, bu gibi haşarılar ve haytalar için bir yağma vesilesi olurdu, bundan ötürü yangına kızıl bayram derlerdi. Yeniçeri tulumbacılarına gelince, yangınlarda, yalnız kendilerine fazla para ve bahşiş vaat eden zengin kimselerin konaklarım koruyarak ateşin yayılmasını önlemeye çalışmazlar, ateşten gayet uzak bir yeri beklerler de, göz göre göre ateş tehdidi altında bulunan bir fakirin çatısına hortum tutmazlardı.


Hamamlar ve külhanbeyleri


Bilhassa Fındıklı Hamamı, Tophane’de Kılıçalipaşa Hamamı, Galata’da Buğuluca Hamamı, Çeşmemeydam’nda Sokullu Meh-med Paşa’nm yeşil direkli hamamı, Kasımpaşa büyük hamamı, Unkapanı’nda Azepler Hamamı, Hacıkadm Hamamı, Küçükpazar Hamamı, Thhtakale’de Rüstempaşa Hamamı, Bahçekapı’da Sultan Hamamı, Yeni Cami’de Haseki Hamamı, Yıldız Hamamı, Hoca-paşa Hamamı, Küçükağa Hamamı, Şengül Hamamı, Kadırga Hamamı, Gedikpaşa Hamamı, Çemberlitaş Valde Hamamı, Aksaray Hamamı gibi çarşı ve pazar ortasındaki hamamlara kendini bilenler girmezdi. Gaflet edip girenler ya bednam olurlar ya da başlarına bir bela gelmeden çıkamazlardı; en hafiften kesesi ve saati muhakkak alınır, şikâyete kalksa dayak yerdi. Bazılarının da şah, çizmesi alınır; adamcağız aranacak olsa, “Geldiğinde şalın yoktu ve yalınayaktın!” cevabım alırdı. Geceleri de, bu hamamların içi ve camekân odaları, bekâr uşakları tarafından iskân edilir, türlü sebeple sık sık kanlı vakar çıkardı. Bu hamam zorbalarıdır ki, İstanbul’da ilk defa “külhanbeyi” unvanını almışlardır ve ilk külhanbeyleri ve Gedikpaşa Hamamı’nın bekar odalarından çıkmışlardır.


 

22 Ocak 2016 Cuma

Grip Cinsel Hayatı Etkiliyor

Son bahar – kış aylarında çok sık görülen gribal enfeksiyonun yarattığı bedensel ve psikolojik rahatsızlığın etkisiyle cinsel hayatın olumsuz yönde etkilendiği bilimsel olarak Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği tarafından yapılan bildiride ortaya konuldu.


Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED) tarafından yapılan açıklamaya göre soğuk algınlığı ve grip tedavisinde tercih edilen bazı ilaçların yan etkisi olarak erkeklerde erken boşalma, kadınlarda ise vajinal kuruluk görülebileceğini belirtildi.


”İlaçlar doktor reçetesiyle kullanılmalı”


Soğuk algınlığı ve grip tedavisinde kullanılan ilaçların yan etkilerini değerlendiren uzmanlar, bu tip ilaçların mutlaka doktor reçetesiyle kullanılması gerektiğini kaydettiler. İlaçların yan etkisi konusunda hastaların çoğu zaman uyarılmadığını özellikle grip ilaçlarının içerisinde yer alan antihistaminikler ve dekonjestanların erken boşalmaya sebep olabildiğini ifade ettiler. Ayrıca uzmanlar, “Ayrıca, seksten keyif almak için sağlıklı bir beden ve huzurlu bir ortam gereklidir. Eğer bedeniniz grip mikrobuyla mücadele içerisindeyse huzurlu değil demektir, bu da erken boşalmayı kolaylaştıran bir faktör olacaktır” dedi.


Grip ilacı kullandıkları dönemde erken boşalma sorununu yaşayan erkeklerin rahat olmalarını tavsiye eden doktorlar, ilaç kullanımının bittiğinde sorunun ortadan kalkacağını kaydetti. Gerçek tanı koyabilmek için 6 ay ve üzerinde haftada ortalama 2 kez düzenli bir cinsel hayatın takip edilmesi gerektiğine değinerek geçici erken boşalmalarda erkeklerin kompleks yapmaması gerektiğini yoksa bu sorunun daha büyüyebileceğini ifade edildi.


Sağlıklı bir cinsel hayat isteniyorsa bunlara dikkat edilmeli!


Grip ilaçlarının kadınlarda ise vajinal kuruluk şeklinde bir yan etkisi bulunduğunu söyleyen CİSED uzmanlar, bu sorunun acı ve isteksizliğe sebep olabileceğine dikkat çekildi.


“Erken boşalma kullanılan bir ilaçtan dolayı oluştuysa, hasta doktoruyla ilacı bırakmayı ya da değiştirmeyi konuşmalıdır. İlaç bırakıldığı için erken boşalma ortaya çıkmışsa, ilaç kimyasalı vücudu terk ettiğinde normal cinsel işlev geri gelecektir. Eğer normal işlev geri gelmezse, erken boşalmaya neden olabilecek diğer sorunlardan şüphelenilmelidir. Ayrıca hastalık dönemlerinde sorunlarla karşılaşmamak için cinsel ilişkiye ara verilmesini hem hasta olan kişiye hem de bulaşmaması için partnerine öneriyoruz. Üstelik erkeğin her zaman seks istediği ve her zaman her ortamda sekse hazır olduğu düşüncesi bir cinsel mittir, hurafedir. Bilindiği üzere cinsel mitler (doğru bilinen yanlışlar) kişilerin cinsel konularda doğru olduğunu düşündükleri, çoğu zaman abartılı, yanlış ve bilimsel değeri olmayan inanışlardır. Bu inanışlar cinsel yaşamı olumsuz etkilemektedir. Kadınlara önerimiz erkeğin de hastalık dönemlerinde olduğu gibi zaman zaman isteksiz olabileceğini, erken boşalabileceğini ya da sertleşme problemi olabileceğini bilmeleri ve anlayışlı, destekleyici, hoş görülü olmaları yönündedir. Aksi takdirde, kadının aşağılayıcı, azarlayıcı, reddedici tavırları erkeğin performans anksiyetesini artırmakta; bu durum geçici olsa bile kalıcı hale gelebilmektedir. Yani hastaların dinlenme, C vitamini, bol sıvı almaları ve iyi beslenmelerinin yanı sıra destek, sevgi ve anlayışa da ihtiyaçları vardır.”


Gribin görüldüğü gibi insanın bağışık sistemine verdiği zararlardan dolayı belki de yolunda gidecek şeylerin tam tersi yönünde olmasına etki etmektedir. Bunu sadece cinsel açıdan yarattığı olumsuzlar çerçevesinde değerlendirmenin yanılgı olacağını belirten cinsel enstitü derneği uzmanları başta her şeyin insanın kendi sağlığı için yapılması gerektiğini bunun için de gerekli önemlerin alınmasının altını çizdiklerini belirttiler.


 

9 Kasım 2015 Pazartesi

Çanakkale Tarihinde Aydınlanmayan Sır Norfolk Alayı

İngiliz Komutanı Sir Hamiltonu Psikolojik olarak bozguna uğratan ve birkaç yenizellandalı askerin önünde olması nedeni ile tüm dünyanın bunu yeni zellandalıların ağzından öğrenmesi nedeni ile ilginç bir olaydır. Nedir bu olay diye düşündüğümüzde hala gizemini koruyan ve 267 askerden tek bir izin bile olmadığı kaybolan bir taburun hikayesidir. Aslında ortada bir gerçek vardır. Buda kayıp olan 267 askerden oluşan bir tabur asker kayıptır. Ne cesetleri ne mühimmatları nede kayboldukları bölgede bir çarpışma emaresi mevcut değildir.

Çanakkale Savaşı sırasında gizemi hala çözülemeyen paranormal kabul edilebilecek bir olay yaşandı. Savaşı kaybedeceğini iyice anlayan Sir Hamilton, yeni ve taze birliklerin gelmesi için harekete geçti ve İngiliz Ordu’sunda kraliyet tatil geceleri diye tanımlanan, deneyimsiz, savaş hakkında çok az bilgiye sahip Norfolk Alayı 29 Temmuz 1915’de  Çanakkale’ye getirildi. 

Sahile yakın bir yerdeki tuz gölü, kavurucu yaz güneşinin etkisi ile kurumuş ve güneşin parlaklığını ve ısısını, ayna gibi Norfolk alayının üzerine yansıtıyordu. Kuzeydeki Kireçtepe, iki yanında Kavaktepe ve Tekketepe, güneydeki Sarıbayır arasında kalan Suvla düzlüğü, dev bir arenayı andırıyordu. İngiltere'nin Dereham Kasabası'nda toplanan Norfolk alayı 4. ve 5. taburları, anayurtlarından uzak bu topraklarda, kendilerinden önce gelenlere mezar olan bölgede şaşkına döndüler. Savaşta her şey olabilirdi; ama, bu alay, savaşın dışında başlarına gelecek olayı asla düşünemezlerdi…

Sir Hamilton savaşı kazanması için Türklere beklemedikleri bir baskın yapmayı planlıyordu. Bu baskın belki de onun son şansıydı. Bundan dolayı Tekke ve Kavaktepe sırtlarına kadar gelen içlerinde Norfolk Alayının da bulunduğu İngiliz askerleri, şafağın sökmesiyle beraber, Türk ordusuna bir bozgun yaşatmaya çabalıyordu. Türklerin bu sırtlarda pusuya yatmış olabileceğini düşünen komutan bu alayı önden gidip, baskın yapılacak tepelerdeki pusuları dağıtsın diye ilk olarak savaş alanına sürdü. Ancak, savaş alanını hiç incelememiş olan komutan birliklerini erken gönderip, üzerine bir de top atışlarını erken başlatınca hem boşuna cephane harcamış oldu hem de yapmak istediği ani bozgun şansını kaçırmış oldu. Bu sırada geride kalan alayın içindeki 5. tabur kısmen daha az bir etkiyle karşılaşınca, savaş alanına doğru yürümeye devam etti. İşte ne olduysa bu arada birkaç Yeni Zelanda’lı askerin gözlerinin önünde oldu. Tepenin üstüne doğru yürüyen tabur bir bulut kümesinin arasından geçiyordu. Taburun son askeri de bulut huzmesinin içine girdikten sonra, havada bulutu hareket ettirecek bir rüzgar olmamasına rağmen, bulut havalanmıştı ve ters bir istikamete doğru ilerlemişti. Bulutun kalkmasından sonra ise olayı izleyen askerler hiçbir İngiliz askerini görememişlerdi. Bu taburun içindeki 267 kişiye halen ne olduğu sırrını korumaktadır. Askeri açıdan düşünüldüğünde de Hamilton’un hala içinde olan savaşı kazanabileceği düşüncesi bu garip olayın yaşanması sonucu, o gün kaybedilen meydan harbi sonrasında bitmiştir ve belki de Gelibolu savaşını kazandığımız an olarak tarihe gelmiştir.

15 Eylül 2015 Salı

Hakkında

Hakkımda anlatmak istediklerim aslında plus hesabımda kayıtlı isterseniz merak ettiklerinizin teminini oradan sağlayabilirsiniz. Sizler burada sitem hakkında bir kaç bilgi vermek istiyorum. İçeriği tamamen İstanbul eğlencesini kapsayacak olan bir blog olarak tasarlandı ve başta sinema ve çeşitli faaliyetler olmak üzere hoşça vakit geçirme adına payalaşımların olacağı site.