28 Temmuz 2016 Perşembe

Komik Bir Hikaye ve Dönemin Yaşanmış Gerçek Hikayeleri

Dokorun birine bir gün kadının biri oğlunu getirdi, sünnet ettirecekti : “Aman doktor bey iyi sünnet olsun!”


“Merak etme, yaparız!”


“Kuzum doktor bey güzel sünnet olacak değil mi?”


“Güzel yaparız, güzel yaparız!”


Ama kadın durmadan “Oğlumu iyi sünnet edin” diye söylenip duruyordu. Sonunda doktorun kafası attı:


“Bana bak hanım eğer beğendiğin bir şey varsa, getir de ondan kopya çekip benzetelim.”


Sokak Ortasında Gevezelik Edersek


Sabah, daha çayımızı yudumlarken ilk emir küçük beyden geldi:


“Baba, bana şu kitabı al!”


Emir kulağımızda küpe, gazeteye geldik, işler biraz hafifleyince dışarı çıkıp kitabı aramaya başladık. Kitabın adım söyler söylemez, dudak büküyorlar:


“Yok!”


“Çıkmayacak mı?”


“Belli olmaz! Bu fiyata kim kâğıt alıp, kim kitap basar.” Sora sora Vilayetin önüne kadar geldik.


Uzun boylu bir delikanlı yolumuzu kesti:


“Siz Hasan P.’siniz değil mi?”


Adımızı inkâr edecek değiliz ya:


“Evet, benim…”


“Size bir şey anlatacağım…”


Dinlememek mümkün mü?


”Amcam İran’da öldü.”


“Vah vah, başınız sağ olsun… Allah kalanlara uzun ömür versin.”


“Amcam İran’da işçiydi, kaza geçirdi. Ölüm haberini aldık. Hemen gidip cenazeyi Türkiye’ye getirmek istedik.”


“Çok iyi yaptınız. Zavallının cenazesi yâdellerde kalmasın.”


“Ama gidemedik!”


“Niçin?”


“Döviz yok da onun için!”


“Anlamadım!”


“Abî anlamayacak ne var bunda… Yurt dışına çıkmak için döviz gerek. Bankalar döviz vermiyor.”


“Ama sizin durumunuz başka… Romanya’ya alışverişe gitmiyorsunuz ki! Cenaze getireceksiniz, incik boncuk değil!”


“Dinleyen kim?”


“Şimdi… Cenaze ortada mı kaldı?”


“Çok şükür kalmadı. Bereket versin bir amcamız da Almanya’da işçi. Ona telgraf çektik. O Almanya’dan uçağa atlayıp Tahran’a gitti. Cenazeyi bu akşam getirecek galiba!”


Donup kaldık…


Baş sağlığı dilemekten başka ne gelirdi ki!


Yürüyüp giderken döndü:


“Abi bir ricam daha var.”


“Buyur kardeşim…”


“70 cent’e muhtaç olduğumuz devirde, hacılara 70 milyon dolar bulduk,’diyen Demirel’e selam söyle de amcamın ruhuna bir fatiha okusun!”


Eski Askerlik Arkadaşıyla Karşılaşma


Kitapçılara girip çıkıyoruz. Birisi omzumuza dokundu: “Beni tanıdın mı?” Hiç yabancı değil. Kim acaba?  “Sen yedek subaydan filan değil misin?”. Sarıldık, öpüştük, biraz da birbirimize cila sürdük:


“Yahu hiç değişmemişsin… Bu ne gençlik böyle!”


“Sen de öyle!”


“Amma yaptın ha!”


Birkaç kelimeyle askerlik günlerini andık, laf tükendi. Tanımasına tanıdık ama acaba ne iş yapıyor? Soyadını da bilmiyoruz. Bereket o imdada yetişti:


“Her gün yazılarını okuyorum!”


“Sağ ol, sen ne iş yapıyorsun?”


“Milletvekiliyim!”


Abooooo!


Bak hele şu İşe! Biz neredeyiz, askerlik arkadaşlarımız nerede?


“Hangi partidensin?”


Güldü:


“Adalet Partisinden…”“Hayırlı uğurlu olsun. Eeee ne var ne yok bakalım? Ne yapıyorsunuz? Başkan  seçebilecek misiniz?”


“Ben sana sorayım…”


“Neyi?”


“Memleketin halini!”


Hoppala!


Milletvekili de bunu bize sorarsa…


Ama milletvekilimiz öyle dertli ki:


“Bu adamla ve etrafındakilere baş edemiyoruz. Adamlar partinin başına çöreklenmişler. Baş etmenin mümkün atı yok! Başımıza geçecek bir lider olsa yirmi, yirmi beş kişi varız. Ama lider yok. Hangi dağa güvenirsek kar yağıyor. Grubu istediği gibi oynatıp duruyor. Çok sıkışınca hemen öcüyü çıkarıyor:


“Ben gidersem komünistler gelir ha’…”


“Sen AP milletvekili olarak CHP’nin komünist olduğuna inanıyor musun?”


“Yahu Ecevit in başında olduğu parti komünist olur mu? Adamın Allah’ı var! Eğer komünizm tehlikesi varsa, tek güvence o! Yoksa bizimki değil! Herkes konuşuyor, ama cebimdeki muhtırayı üç kişiden fazla imzalayan” çıkmadı.”


“Peki ne olacak memleketin hali!”


Milletvekilimiz karşıdaki kuyruğu gösterdi. Tüpgaz için çoluk çocuk kadın erkek, ellerinde tüpler bekleşip duruyorlardı:


“Bak bunları görüyor musun? Biz bu vatandaşa sahip çıkamıyoruz, derdine çere bulamıyoruz. Yarın onlar da bize sahip çıkmayacaklar, yüzümüze bakmayacaklar.”


Daha çok şeyler konuştuk milletvekillinizle…


Ayrılırken yine de umutluydu:


“Seçimlerden sonra bu işi halledeceğiz. Bu takımı silkeleyip atacağız!”


“Dikkat edin, karşınızda Süleyman Bey var! Ondaki çalımın eşi, menendi yoktur, sizi öyle bir keten pereye getirir ki!”


Taşı gediğine koydu:


“Bizim başımızda şapka yok ki çıkaralım!”


Hak etmiştik!


“Peki diyelim, Süleyman Beyi devirdiniz, sonra ne olacak?”


“Bakalım Mevla neyler, neylerse güzel eyler..”


“CHP – AP koalisyonu mu?”


“O da olur, başkası da! Parti elden gidiyor yahu!” “Başkası ne?”. “Bülent ‘Beyin Azınlık Hükümetinin suyu çıkmadı ya!”


“O zaman niye kabul etmediniz?”


“Eee terazi var tartı var, her bir işin vakti var!”


Bizim oğlanın kitabı ne mi oldu?


Eee, sokak ortasında bu kadar gevezelik edersek yarına kalır tabii!


O da bulabilirsek!

29 Mayıs 2016 Pazar

Geçmişten Bir Kesit "İlçe Başkanının Bakana Mektubu"

Bundan böyle Ankara’ya bir işiniz düşerse, MSP İlçe Baş-kanınız Kasım Taşçı’ya başvurmadan yola çıkmayınız…


“Neden!” diye sual ederseniz, hemen cevabını verelim: Derik hangi ilin ilçesidir? Mardin’in değil mi? Şu gün Mardin’in en önemli milletvekili kimdir? MSP’li Fehim Adak değil mi? Niçin önemlidir? Çünkü kendisi halen Bayındırlık Bakanıdır da ondan…


Diyelim ki bir işiniz var. Ankara’ya gittiniz, işiniz takıldı. İnsan seçtiği milletvekiline gidip yardımını rica etmez mi? Eder elbet! Hele bu milletvekili bakan da olursa…


Ama dedik ya, sizin Mardin’in Derik ilçesinden olmanız ve de Bayındırlık Bakanı Fehim Adak’ın sizin’ milletvekiliniz olması yetmez. Önce MSP İlçe Başkanı Kasım Taşçı’dan ruhsat almak gerek! Bu da nereden mi çıktı? Okuyun mektubu görün:


“Sayın Muhterem Hacı Fehim Bayındırlık Bakanı Esselamün Aleyküm Ve Rahmatüllahi Ve Bere-Katühü…”


4.5.1975 pazar gününde ilçemize teşrif buyurduğunuzda bütün ilçe halkının sevinç ve heyecanını bizzat kendiniz görüp müşahede ettiniz. Bunun yanı başında pek tabii ki, sizlerin bir kolunuz olarak Derik’te M.S. Partisi Başkanı ve mensuplarının sizlerin teşrifiniz ve halka hitap ederek halkın takdirini kazanmanızla bizlerin de göğsümüz kabarmıştır.


Allah’ın izin ve müsaadesiyle seçime Derik merkezi ve köyleri ile beraber, reylerin 4/5 i M.S. Partisine verileceğini herkesçe söylenen bir söz olmuştur. Allah sizleri ve bizi hak yolundan ayırmasın. Din kardeşlerimizin bizlere iltihaklarını yüce Tanrı’dan temenni ederiz.


Mühtererce bakanımız ve hacı ağabeyimiz sizlerin de gördüğünüz Derik – Mazıdağı yolunun perişanlığının giderilmesi ve hiç değilse iyi bir onarım yaptırılması için ilgililere emirlerinizi İstirham edeceğim. Tabii ki, yeni proje faaliyete geçinceye kadar emin bir şekilde arabalarımız Diyarbakır’a gitsin ve gelsin. İstiyoruz.


Sizleri fazla rahatsız etmek ve kafanızı yormak istemiyoruz, yalnız şunu sizlerden istirham edeceğiz; Mardin’den ve gerekse Derik’ten size gelip bir şeyler istediklerinde, hemen yardımcı olup işlerini yaptırıyorsunuz. Bizde burada kıymetsiz kalıyoruz. Hiç değilse bilhassa Derikliler geldiklerinde parti başkanlığımızın imzasıyla gelenlerin işinin yapılmasını, zaten ben herkesi size gönderip rahatsız ettirmem onun için hassaten Derik’te partinizin bir kolu olan bizlerin imzasıyla İşlerin takip edilmesi daha iyi olur kanısındayız.


Sizleri daha fazla rahatsız etmek istemiyoruz. Satırlarıma son verirken tekrar tekrar ben ve İlçemiz Tahrirat Kâtibi Ab-dülaziz Uğurlu ayrı ayrı selam eder, müstecap dualarınızı bekler, ellerinizden öperiz. Sîzleri ve bütün Milli Selamet Partili arkadaşlarımızı Allah’a emanet ederiz, Esselamün Aleyküm Ve Rahmatüllahi Veberekatühü”


Şimdi diyeceksiniz ki. Böyle şey olur mu?


Olmaz elbet!


Koskoca cumhuriyet hükümetinin bakanı, ilçe başkanının imzasıyla mı iş görecek?


Görmez elbet!


Hiç çekinmeyin, vurup kapıyı Sayın Bayındırlık Bakanı Hacı Fehim Adak’ın varın huturuna…


Bakın nasıl size yardımcı olacak?


Partili, partisiz, bizden onlardan demeden…


 

19 Mayıs 2016 Perşembe

Şoför Tarafından Dağda Bırakılan Yolcular

Türkiye’de insanların canlarının kimlere emanet edildiğini hiç düşündünüz mü? Hızlı yaşam savaşımı içinde bunu düşünmeye hiçbirimizin vakti yok. Ama bir düşünmeye kalksak insan aklını kaçırır. Canımızı kimlere teslim ediyoruz?  Aşağıdaki olay bu sorunun, belki de ufak bir cevabıdır.


Çıkmaz bir ayın beşinde gece saat 21.45’te İzmir’den bir otobüs İstanbul’a hareket eder. Otobüs Çanakkale üzerinden İstanbul’a gelmektedir. Gelibolu’yu geçince hava bozar. ‘Kardan, tipiden göz gözü görmez. Herkes Korudağı’ndan korkmaktadır. “Korudağı’ın atlatalım gerisi kolay” lafı ağızdan ağıza dolaşmaktadır.


Ve herkesin korktuğu başına gelir. Otobüs Korudağı’nın tepesinde kara saplanır. Saat sabaha karşı dört buçuktur. Şoför ayağa kalkar:


“Kurtuluş için tek çaremiz var, güçlü kuvvetli birkaç kişi, aşağı inip arabayı itecek, ben de direksiyonda bütün ustalığımı göstereceğim.”


Başka çare yoktur. Otobüs dağ başında kara saplanıp kalmıştır. Yolculardan 13 tane gönüllü çıkar. Kapıyı açıp aşağı inerler. Otobüsün devrileceğinden korkan çocuklu bir kadınla, yetmişlik bir ihtiyar da onlara katılır. Çocuklu kadınla, yaşlı adam gönüllülere “Ha gayret, biraz daha!” diye güç verirler. Onlar da kar, tipi altında otobüse dayanıp kurtarmaya çalışıyorlar.


Otobüsün tekerlekleri yavaş yavaş dönmeye başladı:


“Hayda, hooop, ha gayret, biraz daha, aman dikkat!” derken otobüs birden kalkıverir, kardan düze çıkıverir.


Otobüse dayananlar derin bir oh çekerler… Biraz sonra başlarına geleceği ne bilsinler. Kurtulan otobüs durmaz! Birkaç kişi can havliyle yetişip atlar. Diğerleri bir süre koşar, ama otobüsü kaçar.


Yaşlı adam, çocuklu kadın ve o kadar kişi Korudağı’nın tepesinde kalakalırlar. Hem de kar, hem de tipi altında… Be insafsız şoför, hiç mi vicdanın yoktu?” diye bir süre bağırıp çağırırlar.


Sonra can pazarı başlar. Dağın başında donup ölmek de vardır. Paltoları, pardösüleri bile otobüste kalmıştır. Çocuklu kadın ağlamaya, yaşlı adam duaya başlar. Diğerleri de ne yapacaklarını bilemezler. Sabahın dört buçuğunda Korudağı’nda karda, tipide kalmak. Sağa sola koşuşup, çare aramak…   .


Tam umutlarını yitirecekleri sırada “Hızır” yetişir. Uzaktan bir otobüs görünür. 34 YT 302 plakalı otobüsün şoförü Hasan Ünal onları ölümden kurtarır ve gerisin geriye Gelibolu’ya götürür.


Doğru Gelibolu Emniyet Müdürlüğüne sığınırlar. Nöbetçi Polis İhsan Koçak hepsini buyur edip elinden geldiğince ağırlar. Başlarına geleni, öğrenince de telsizle Keşan’ı arar. Niyeti “o vicdansız şoförü” yakalatmaktır. Ama Keşan cevap vermez.


Biraz sonra gün ağarır. Emniyet Amirliğinin görevlileri birer İkişer gelmeye başlar. Hikâyeyi duyan “Vay namussuz” der başka bir şey demez. Canlarını kurtarmışlardır ama onların canlarını hiçe sayan bu şoförden hesap sorulmayacak mıdır?


12 kişiyi dağ başında yaşlı, çocuklu demeden ölüme bırakan şoförden hesap sorulmayacak mıdır? Hep birlikte bir dilekçe hazırlarlar ve savcılığa verirler. Herkes onlara hak vermektedir ama ne yapılabilir? Bu şoför hakkında hangi kanunun, hangi maddesi uygulanacaktır?


Kanun yapıcı herhalde böyle bir vicdansızlığı düşünememiştir. Tek çare vardır, otobüs firması hakkında tazminat davası açmak… Ama 12 kişinin hiçbiri de bunu istemez. Onların canları birkaç kuruş tazminattan çok daha önemliydi.


Bu arada otobüs şirketinin sahibi İzmir’den telefon edip dava açmamalarını, her türlü yardımı yapacağını, onların zararını ödeyeceğini hem polise, hem de 12 kişiden Murat Acıpayamlı’ya söyler.


Hayır davacıydılar. Dilekçelerini verirler. ‘İstanbul’a dönerler. Sonuç arkadan gelir.


Şoför hakkında takipsizlik kararı verilmiştir.

12 Mayıs 2016 Perşembe

Geçmişten Yansıyan Olay "Dünyanın Neresinde Böyle Polis Var?"

Önce eskilerin deyimiyle asgari müştereklerde anlaşmamız gerek… Devlet kavramına inanıyor muyuz? Anayasası ile kurulu devletten yana mıyız? Eğer bu soruların cevabını “evet” diye verebilirsek, o zaman konuşabiliriz. Bu soruların cevabını “hayır” olarak karşılıyorsak, konuşacak, tartışacak bir şey yoktur.


Biz bu soruların cevabını “evet” diye verenlerdeniz. Devlet yedi kollu bir hilkat garibesi, ya da ağzından ateş püsküren, bir ayağı yerde, bir ayağı gökte canavar değildir. Devletin düzenini köy muhtarından jandarmaya, polisten savcıya, savcıdan yargıca, yargıçtan Meclise, hükümete ve de Cumhurbaşkanına kadar uzanan ve birbirine uyan dişli çarklar çalıştırır.


Bu dişliler birbirine uymazsa, bu dişliler kırılırsa çark dönmez. Bu dişlilerin en önemlilerinden biri güvenliktir. Kim sağlar güvenliği? Devlet kuvvetleri. Nedir bu kuvvetler? Önce polistir. Polis, devletin yasalarını taraf tutmadan uygulayacaktır. Böyle mi uygulamaktadır? Hiçbir zaman böyle uyguladığı söylenemez. Çünkü bizdeki siyasi iktidarlar, polisi devletin değil, kendi hatalarının uygulayıcısı olarak görmeyi istemişler ve öyle yapmışlardır. Ama bunun da bir haddi vardır. İşte bu “had”, yani sınır, MC döneminde görülmemiş ölçüde aşılmış ve her kuruluşta olduğu gibi, polis de iki kampa ayrılmıştır.


Devletin güvenlik kuvveti olan polisin “sağcı polis, solcu polis” diye ikiye ayrıldığım düşünebilir misiniz?


Düşünmenize gerek yok! Görünen köy kılavuz istemez. Bugünkü duruma hepimizin katkısı olmuştur. Bir taraftan devlete bağlılık antları içerken Anayasa şarkıları söylerken her olayda polisi işimize geldiği gibi suçlamışızdır.


Kimine göre polis faşisttir. Kimine göre polis katildir. Kimine göre polis komünisttir. Her olaydan sonra böyle avaz avaz bağırarak polisi bugünkü duruma getirmişizdir ve de hâlâ getirmekteyiz. Gece yarısı birisi kapınızı kurcalasa, ilk başvuracağınız yer karakoldur. “Yetiş polis!” Birisi cebinizden paranızı çalsa. “Yetiş polis!” Birisi dövse. “Yetiş polis!” Komşuyla kavga etseniz. “Yetiş polis!”


Ama sonra hep bir ağızdan bağıracağız: “Katil polis!” “Faşist polis!” “Komünist polis!” Bu, çıkar yol değildir.


Polis, üzerinde tabanca olan birinin peşine takılacak, teslim ol diye bağıracak, kurşun yağmuruna tutulacak, canını kurtarmak için kendisini yere atacak, hatta tabancası tutukluk yapacak, çekip ateş edecek… Sonra katil polis!


Okulu işgal edeceksin. Öğretmenleri öğrencileri içeride tutacaksın, polis gelip üç saat yalvaracak, gel etme eyleme çık dışarı diyecek, atacaksın taşı, polisi kan revan içinde bırakacaksın, polis içeri girip yakapaça dışarı çıkardı mı, zor kullandı mı?


Gelsin faşist polis! Ateş edene “Aman ha ateş etme kaç git” mi diyecek? Okulu basana, “Aman ne iyi ettin” mi diyecek? Önünde diz çöküp yalvaracak mı? Böyle bir polis mi istiyoruz? Böyle bir polis ne Moskova’da, ne VVashington’da ne Paris’te ne de Pekin’de yoktur.


Polise ateş edilecek, polis ateş etmeyecek… Polis taşlanacak, kan revan içinde kalacak, elini kaldırmayacak… Sonra da, sana “Kaşının üstünde gözün var” deseler basacaksın feryadı: “Devlet yok rnu, polis nerede?” İşte devletin de polisin de nerede olduğu ortada…


Bu kafayla bu hale getirdik! Çatırdayan çatının altında kaldığımız gün kalkabilecek miyiz acep ayağa:


“Suçlu ayağa kalk!” dediklerinde…

10 Mayıs 2016 Salı

İlginç Hikayeler Serisi

Tavuk Ve Yumurta


Lâdik Ortaokulu Müdürü Kâmil Dönmez çarşamba günü ilçenin pazarına uğradı. Niyeti şöyle etli butlu iyi bir tavuk almaktı. Köylülerin getirdiği tavuklara baktı ve birini beğendi. Satıcıyla üç aşağı, beş yukarı anlaştılar. Parasını verip tavuğu aldı; tam giderken köylü arkasından bağırdı: Bey, bey bir dakika dursana… Kâmil Dönmez durdu. Köylü cebinden bir yumurta çıkardı:


Bey bu yumurta o tavuğun… Yolda yumurtladı, Al senin hakkın! Ortaokul müdürü donakaldı.  Bu devirde böyle bir insan. Acaba aklından zoru mu vardı? Dikkatle baktı köylüye! Adamın halinde bir gariplik yoktu: yumurtayı uzatmış t Al! diyordu. Kâmil Dönmez Almam! dedi. Tavuk senin malın iken yumurtladığına göre yumurta senin! Olmaz bey, bu senin kısmetin!’ Kimse kimsenin kısmetini yiyemez.


Ortaokul müdürü yumurtayı alıp giderken Bu ülke bu insanların sayesinde ayakta duruyor! Diye kendi kendine söyleniyordu.


8 Aralık 1972


Keçimin De Özel Hayatı Vardır


Karadenizlinin biri Almanya’ya gidiyormuş. Hemşehrileri Orada yiyecek, içecek pahalıdır demişler. -Bir şeyler al da öyle git! O da tecrübeli hemşehrilerinin dediğini tutmuş. Biraz hamsi konservesi, mısır unu, yağ, peynir, fasulye alıp torbaya koymuş. Tam hareket edeceği gün aklına keçisi gelmiş. İçinden, Şu keçiyi alıp Almanya’ya götürsem ne olur? demiş. Sabahları sütünü içer, yoğurt yapar yerim. Koca Almanya’ya neler sığdı da, bir keçi mi çok gelecek!


Almış keçiyi yanına çıkmış yola. Tophane’de bir hemşerisini bulmuş. O da Almanya’ya dönüyormuş. Arabası da varmış. Keçiyi koymuşlar arabasının bagajına ve çıkmışlar yola… Alman sınırına gelince gümrükçüler arabayı aramışlar. Bagajda keçiyi görünce sormuşlar: Bu nedir? Karadenizli cevap vermiş: Köpektir! Nasıl köpektir? Süs köpeğidir! Alman gümrükçü gülmüş: Ya bu boynuzları nedir? Karadenizli o zaman dikilmiş: Ben kimsenin özel hayatına karışmam!


 

6 Mayıs 2016 Cuma

Türkiye’deki Enteresan ve İlgi Çekici Eski Hikâyeler

Asiye Sonunda İşte Böyle Kurtuldu…


Asiye Nasıl Kurtulur? Geçen yılların en çok tutulan oyunu ve sloganıydı. Türkiye’nin bütün sorunlarını bu slogana bağlarlardı: “Asiye Nasıl Kurtulur?” , Bütün ilim irfan sahipleri göz kamaştırıcı ve de parlak laflanma sonunda bu espriyi yaparlardı: Asiye Nasıl Kurtulur?” Gerçekten oyunun sonunda bile Asiye’nin nasıl kurtulacağı belli değildi. Tiyatrodan çıkan herkes kendi kendine aynı-soruyu sorardı:  “Asiye Nasıl Kurtulur? ”


Asiye yoksul bir Anadolu kızıydı. Başından “türlü-çeşitli” macera geçerdi. Anası kötü yola düşmüştür, öğretmeni elinden tutar, zorla evlendirilir, kaçar, birisine âşık olur, adam evli çıkar, büyük şehire iş aramaya gelir, herkes namusuna göz diker, anasının sermayesi olur, başına bir belalı çıkar, sonunda randevu evi patronu olur.


Asiye’nin her macerasının sonunda perde kapanır ve oynun yorumcusu sosyetenin yardım ve iyilikseverlerinden “Sayın Bayanla Asiye’nin durumunu tartışır, bir sonuca varamaz ve döner sorar: Asiye Nasıl Kurtulur?” Sayın Bayan” kalıplaşmış kuralları sıralar, ama Asiye yine kurtulamaz. Asiye Nasıl Kurtulacaktır?


Oyun Ankara’da oynanırken yorumcu yine Sayın Bayan’a Sorar: “Asiye Nasıl Kurtulur?” Ve “Sayın Bayan’ın cevap vermesine fırsat kalmadan arkalarda oturan bir seyirci bağırır: “Almanya’ya gitsin, Almanya’ya!” Yıllardan beri cevabı aranan sorunun en gerçek cevabı da galiba budur?


 Bir “Günlük” Ten Seçme Bölümler…


İki ders böyle geçti. Bir lise öğrencisinin derste tuttuğu günlükten sakıncasız bölümler alınarak düzenlenmiştir. Eğitimimizin hangi ehil ellerde olduğunu gösteren bu günlüğü yine eğitimcilerimizin ıttılaına arz ederiz. “5. Ders. Sa. 16.05”


Osman Bey öksürdü, boğazını temizledi. Şimdi defteri imzalıyor (Unuturum da ücreti alamam diye her zaman peşin imzalar). Şimdi o fıkrayı anlatayım da sonra dersin açıklamasını yapayım diyor (Sanki her zaman ders yapıyor gibi…). Başladı, Yahudi’nin biri Galata Köprüsünde pire zehiri satarmış. Bu zehiri gören pireler hemen ölürler, diyormuş (Arkadaşın biri dışardan geldi. Hocaya bir şeyler söyledi. E, eyi, zıkkım yeyin dedi). Devam. Adamın biri de bu zehirden alıp evine götürmüş. Fakat pireler hiç eksilmemiş. Pireleri tutup zehirin içine atar. Gene faydasız. Pireler azalacağına çoğalıyor. Zehri almış, Yahudiye gitmiş. Yahudi de pireyi zehirin içine değil, zehiri pirenin gözüne atacaksın demiş. Arkadaşlar bir tane daha istediler. Bir laz fıkrası anlat hocam diyorlar.


Bir tane daha lazın birinin başına taş düşmüş, ölmüş. Karısına söylemişler. O da inanmam, onda kafa yok ki demiş. Şimdi filozof kalktı. Hocanın konuşmalarını beğenmişti. Bazı kimseler inançsızmış da. Bunlardan birisi de amcasıymış (Tabii hepsi yalan). Amcası ölmek üzere olduğunu anlayınca onu başına çağırmış. Hep toplanmışlar. Eğer kendine inanç gelirse onlara anlatacakmış. Bir mucize bekliyormuş. Bir ara dalmış. Beni çok güzel bir yere götürüyorlar demiş. Saat 12’ye doğru güzel bir yere götürüyorlar demiş. Hz. Ömer kapıdan girdi. Adana Devlet Hastanesine git, dedi demiş. Kendi kendine hazırlanmış, gitmiş. Orada Allah’a iman getirmiş. Bunların uydurma olduğunu hoca da biliyor ama, dersi nasıl bitirsin, ücret lazım. İnsan okursa her şeyi öğrenirmiş. Batı devletleri bilmem neymiş. İnsanlar maddeye önem verirmiş…


Bilmem. Bir sürü laf. O da hocadan daha geveze. Zaten bir başladı mı susmak bilmez. Kocaman kocaman atıyor. Bir de… Hoca onun sözünü kesti. İnanmanın kârı ve zararının muhasebesini yapmaya başladı. İnançsız insanın hiçbir zararı olmaz, inançsız insansa daima merak içinde olurmuş. Ölümle hayat son bulursa hayatın hiçbir anlamı olmazmış. Doğmadan önce hayat çok güzelmiş. Doğduktan sonra atmosfer değişiyormuş. Doğum bir hayatın başlangıcıymış. Ölümün de bir hayatın başlangıcı olmadığı nereden belliymiş. Hayat ölümle son bulursa çok anlamsızmış.


Sözde ders anlatacaktı. Lafa bir başladı mı bitiremez ki, Alinin oğulları, babalarının vasiyeti üzerine malları deveye yükleyip göndermişler. Sonra oğlu arkasından yetişmiş ki tabut önde develeri çekiyor. Bu olay çok enteresanmış. Şimdi Kerbelaya geçti. Sınıftan konuşanlar var. Hocanın ağzı hiç durmuyor. Yeter artık be… Boğazı ağrıyordu sözde. Bal gibi sesi çıkıyor işte. Bebekler bile inanmaz buna. Filozof gene konuşuyor. Bir başlamasın yeter ki, Osman bey de hiç susmuyor. Ders anlatacaktı. Her zaman olduğu gibi yine iki ders fasa fiso ile geçiyor. Misaller, ispatlarla konuşup duruyor. Arkadaşın biri balığı suya sokarsan yaşamaz deyince boğulur, dedi. Hoca şimdi de aya geçti. Dalgıç suya girermiş. Her yerde oksijen gerekliymiş. İnanç kabul edilmeliymiş. Filozof, bilim doğanı biliyor, öleni de bilsin, diyor. Hoca öksürdü. Ölüm bilmem nedir dedi. Yine bir misal… Öf be! Amma sıktın ha! Arkadaşlar hep birden, anlamıyoruz, dediler. Hoca herkes serbest, dedi. Bir şeyler anlatıyor. Herkes gülüyor. Arkadaşlar bir şeyler söylüyorlar. Filozof gene 2×2=4 eder dedi. Amma çok uğraştı bununla. Napalım, yani 4 ederse? Hoca böyle konuşursa hepimiz kafayı üşütürüz, dedi. Herkes güldü. Hoca şuda kelimeler, onları söyleyelim, dedi. Sultan 15 dakika var hocam, dedi. Hoca 5 dakika da olsa 1, 2 tane söyleriz, dedi. Kelimelere başladı. İki dersi yedikten sonra.  Hoca için verdiği ders mühim değil, alacağı ücret mühim.


Hoca geldi, Ali’ye baktı. Napıyorsunuz, dedi. Not tutuyorlar, günlük tutuyorlar hocam, dediler. Hoca, benim söylediklerimi not tutuyorsanız, kafayı üşütürsünüz, dedi. Doğru söyledi. Ali defteri kapadı. Bitirmiştim zaten, dedi. Ben hâlâ devam ediyorum, Hoca derse başladığı için sağdan, soldan saati sormaya başladılar, Osman Bey, 3. kitabı hepinize alın demeyeceğim.-Zaten sene başında 2. kitabı hepinize aldıramadım ki. Emaneten, hürmeten bir kitap alıp parçayı defterinize yazın, dedi. Seyhanlı o kadar uzun parçayı biz nasıl yazarız deyince, sen yazarken ocakta süt taşmaz, dedi. Sınıftan gürültü geliyor. Hoca, Seyhanlıyla uğraşıyor. Konuştuklarını işitemiyorum.


Beddua, liseyi bitirme gibi laflar geliyor. Bütün sınıf kahkahayı basıyor. Ahmet geldi, bizim yanımıza oturdu. Ali sırada piyano çalıyor. Osman Bey elindeki ders kitabını sıranın üstüne bıraktı. Bir arkadaşla konuşuyor, herkes gülüyor. Gene Seyhanlıyla konuşmaya başladı. Cemil bana, ^Gözlüğe bak!’ dedi. Gözlük bir Ankara kola şişesinin içine papatyaları ıslamış, şişeyi sıraya koymuş, arkada kendi kendine poz veriyor. Bazı arkadaşlar ona bakıp gülüyorlar. Ali, Gözlükten şişeyi istedi, alıp bizim masanın üzerine koydu. Sultan şişeyi bizden alıp masanın üzerine koydu. Hoca, beni dinleyin, (Kim dinliyor ki), birbirinize kırıcı laflar etmeyin, dedi. Bir fıkra anlatıyor.


Oradan biri (zil) artık, eve gideceğiz! dedi. Herkes ayaklandı. Hocanın lafının sonunu alamadım. Hoca, Seyhanlıyla uğraşırken herkes evin yolunu çoktan tutmuştu. İki İngilizce dersi de böylece, Almanya, Japonya, Kore, Paris’teki Dior konfeksiyon atölyesi, her zaman olduğu gibi anlatılmadı ama, ıvır zıvırdan bahsedilerek bitirildi. Hoca memnun, ücret alıyor, “talebe memnun iki ders kaynadı…” Evet, iki ders böyle geçti.


Türkiye’de yıllar yılı kaç ders böyle geçiyor. Rıfat İlgaz Ha Babam Sınıfı’nı boşa yazmamıştır ki! Ve de gülüp geçsinler, diye hiç yazmamıştır.


 


 

29 Nisan 2016 Cuma

Tarihteki Kıssadan Hisseler

Dön Baba Dönelim


Olay Trabzon’da geçer. Vakit gece yarısıdır. Sokaklarda kimse yoktur. Ûç bekçi Adapark’ta buluşurlar. Birer sigara yakarlar ve sohbete başlarlar. Laf arasında bekçilerden biri arkadaşlarına Luna Parktaki döner salıncakları göstererek “Gelin şunlara binelim” der,  “Gündüz binsek çoluk çocuk alay eder… Şimdi kimse yok.” Bu teklifi diğer bekçiler de beğenir. “Hadi be!” derler. “Oldu olacak biraz dönelim!..” İki bekçi salıncağa biner, üçüncüsü de elektrik şartelini indirir ve o da salıncağa atlar. Salıncak yavaş yavaş hızlanarak dönmeye başlar. Beş dakika, on dakika, on beş dakika…  Salıncak döndükçe döner ve sonunda bekçilerin d© başı döner… Aşağı İnmek isterler ama nasıl insinler?!.. Salıncağı kim durduracak?  Şarteli kim indirecek? “Hay Allah kahretsin!” diye başlarlar söylenmeye: “Binerken burî  hiç düşünmemiştik!” Dön baba dönelim, hacılara gidelim misali tam üç saat dönerler… Nihayet sabaha karşı namaza giden bir adam onları görür… Gözlerini ovuşturur- “Allah, Allah…” diye hayret eder: “Bu bekçilere de ne olmuş? Delirmiş mİ bunlar!” Bekçiler adama bağırırlar. Adam gelir, şarteli indir ve üç bekçi yan baygın halde yere inerler.


Birol “Vefakâr Amigolar”A Veda Etti


Salı günü (Beşiktaş idarecisi Himmet Ünlü’nün yazıhanesi ana x baba günüydü. Ağlayanlar, birbirlerine sarılanlar, gömleklerini yırtanlar, kalfalarını duvarlara vuranlar, “Bileğimi kesseniz kanım siyah – beyaz akar!” diyenler… Neler de neler… Amigo çetesi, Bİrot’u Kadıköy’deki evinden kaçırmıştı!.. İdareciler taraftarların bu baskısı karşısında bunalmışlar, Birol’u geri almaya karar vermişlerdi. Ama Birol 110 bin lira istiyordu. ‘İdareciler de 55 bin lira teklif ediyorlardı. Anlaşmaya varılmasına imkân yoktu… Ve varılamadı! iBirol bir dram aktörüne yakışır pozlarla ((Beşiktaş’a gönül vermiş, vefakâr taraftarlara” veda etti, çıktı gitti. Oda boşalmış içeride birkaç kişi kalmıştı. Bunlardan biri Abdullah Ziya Kozanoğlu’na yanaştı. “Hoca!” dedi “2750 papel masraf yaptık!” Kozanoğlu hayretle sordu:


“Ne masrafı yahu?” “Birol’u taaa ‘Kadıköy’den buraya getirdik!”


“Hususi vapur mu tuttunuz?” “Yok be hoca! İki gecedir otelde kalıyoruz… Kolay mı Birol’u kaçırmak!”


 


“Oğlum size Birol’u kaçır, diyen oldu mu? Hem hiç kaçırılmışa benzemiyordu… Tıpış tıpış gelmiş” “Olur mu hoca! Bütün Fenerliler peşinde… Hırsız Semai’yi nasıl atlattık biz biliriz!” “Oğlum bu nasıl otelmiş?… İki günde 2750 lira!” “Vallahi hoca duman olduk! Sen şu parayı ver de belimizi doğrultalım!”


Ve kafalarını duvarlara vuranlar, gömleklerini yırtanlar, ağlayanlar (Bileğimi kessen kanım siyah- beyaz akar” diyenler… 2750 lirayı alıp gittiler!…


Az Pilav Ver!


Urfa Valisi iken, Ankara’ya deve getirip devrin başbakanının evinin önünde kesen ve son seçimlerde milletvekili seçilen AP’li Kadri Eroğan, Meclis kürsüsünde 1963 bütçesini tenkit ediyor: “Vatandaş İsmet Paşa’dan plan değil, pilav istiyor!” CHP’liler de kendisine cevap veriyorlar: “Fasulyalı mı, salçalı mı, yoksa deve etinden kavurmalı mı?”


Film Nece


Feriköy’deki bir yozluk sinemanın gişesi önünde kuyruğa girmişti. Arkadaşı bekliyordu. O gün inşaatta çok yorulmuşlardı. Hem film seyredip, hem de dinleneceklerdi. Sıra kendisine gelince gişedeki memura sordu:


“Hemşerim filim nece?””Bini Türkçe, biri orijinal!” Kenarda bekleyen arkadaşına bağırıp sordu : “Ülen Memet! Filimin biri Türkçe, biri orcinalceymiş… Bilet a lam mı?


Hafıza Kuvveti Buna Derler


Asliye Hukuk  Mahkemelerin den birinde, bir “yaş tashihi” davasına bakılıyordu. Dava konusu bir kızın yaşı idi. Nüfus kâğıdına göre 14 yaşında görülen kızın yaşının 16’ya çıkarılması isteniyordu. Kızın babası doğum tarihinin nüfus kâğıdına yanlış kaydedildiğimi iddia ediyordu. Bunu ispat etmek için de tanıklar getirmişti. Tanıklardan ilki yaşlı bir kadındı. “Bu kız benim elimde doğmuştur” diye söze başladı: “Hiç unutmam karli bir gündü. Onlar üst katta, biz alt katta oturuyorduk. Hacer Hanımın sancıları tuttu. Hemen ben yukarı çıktım. Doğum yakındı. Ebe hanım karşı sokakta oturuyordu. Ona koştum, aldım, geldim biraz sonra Gönülcüğüm dünyaya geldi. Bugün gibi aklımda,.. 1947 yılının Şubat ayının 18’inci günüydü!!” Gülümseyerek tanığı dinleyen yargıç sordu “Peki hanım! Bu kızın doğumunu bu kadar tafsilatlı olarak hatırlıyorsun… Sen ‘hangi yılın hangi ayı ve hangi günü doğmuşsun? Bunu bana söyler misin?”


Sirkeci De Film Çevriliyordu


Pazartesi sabahı Sirkeci Meydanında bir film çevriliyordu. Meraklılar filmcilerin etrafına toplanmış onları seyrediyor, bu yüzden de trafik aksıyordu. Oyuncular, teknisyenler kan ter içinde sahneyi bitirmeye gayret ediyorlardı. Bu sırada ağır ağır yürüyen otomobillerden birinden bir baş uzandı. Şoför, Ayhan Işık’a bağırdı: Ayhan abi.. Ayhan abi… Film bu akşam biterse bana da İki bilet ayır Galaya gelecem!.”


 

12 Nisan 2016 Salı

Olaylar Olaylar

Yaslı Kadın Ve Cumhuriyet Bayramı


Devrek mahkemesi başkâtibinin odasına, elinde dilekçe ile yaşlı bir kadın girdi. Oda doluydu. Vatandaşın biri girip, biri çıkıyordu. Yaşlı kadın köylüydü, korkaktı, ürkekti, elbisesi yamalıydı, çekiniyordu, devlet kapısına işi düşmüştü, kim bilir başına ne haller gelecekti! Hep öyle duymuş, hep öyle işitmiş, çok kere de öyle görmüştü. Ya «Bugün git, yarın gel» denecek, ya da terslenip tersyüz edilecekti.


Baş katibe dilekçesini uzatırken elleri titriyordu. “Arzuhalciye onca yalvarmış, onca yakarmış, “Gözünün yağını yiyem” demişti. “Şöyle guvvetli bir arzuhal yaz da, işim ola!» Arzuhalci             “guvvetli” yazdığını söylemişti ama, bakalım başkâtip ne diyecekti? Başkâtip dilekçeyi aldı, kalın bir deftere kaydını yaptı, okudu, mühürledi, bir şeyler yazıp çizip hesapladı ve sonra «İki lira vereceksin teyze» dedi. Yaşlı kadın boğum boğum olmuş kesesini koynundan çıkardı, düğümü çözdü, içinden iki liracığım çıkarıp başkâtibe uzattı. Başkâtip parayı aldıktan sonra “Tamam teyze!” dedi. “Biz sana davetiye yollarız!” Kadıncağız inanamadı. İşi bitmişti ha! Hiç devlet kapısında iş bu kadar çabuk biter miydi? Bir bityeniği vardı bu işte! Utana, sıkıla, çekine sordu : “Oğlum, essahtan mı benim işim bitti?” “Bitti teyze.” “Başka bir yere gitmeyecek miyim?” “Gitmeyeceksin teyze.” “Oğlum ayağının kurbanı olayım, doğru söyle, beni uğraştırma”


Başkâtip ciddi ve biraz da kızgın teminat verdi ; “Tamam teyzeciğim, tamam! Merak etme, işin tamam. Ama müsaade et de şunları bitireyim, bak masanın üzerinde evrak dolu” Yaşlı kadın o zaman işinin olduğuna inandı, heyecanlandı, sevindi, bir şeyler söylemek geldi içinden ve birden bağırdı: “Yaşasın Cumhuriyet Bayramı!” “Ertesi gün Cumhuriyet Bayramıydı ve ilkokula giden torunu günlerdir bu şiiri ezberliyordu.


En Akıllısı Deli Memet, O Da…


Deli Memet’i tanır mısınız? Tanımaya değer bir adamdır Deli Memet. öyle hikayeleri vardır kİ Deli Memet’in arada sırada size anlatacağız. Deli Memet köy yerinde yarenlik ediyormuş. Birden karşıdaki lahana tarlasına bir dana girmiş. Tarlanın sahibi davranıp, koşmak isterken Deli Memet fırlamış yerinden: “Dur ağa. Ben şimdi kovalarım o danayı! Ve dalmış tarlanın içine. Ama ne dalış. Dana bir yanda, Deli Memet bir yanda ve en güzel lahanalar bir yanda. Lahana tarlasına kırk dana girse böyle olmazmış. Tarla sahibinin oğlu bakmış iş kötü o da başlamış tarlaya koşmaya. Arkasından da babası bağırırmış: Lan oğlum önce şu Deli Memet’i çıkar tarladan, vazgeçtim danadan!»


Deli Memet, köyden kasabaya gidecek. Yolun kenarına çıkıp kamyon beklemeye başlamış. Bir kamyon gözükmüş uzaktan. Deli Memet el edip kamyonu durdurmuş, atlamış içine… O havalide Deli Memet’i tanımayan yok. Şoför «Lan Deli Memet” demiş “‘Doğru dürüst dur, başıma iş çıkarma!” Ama Deli Memet bu, hiç durur mu? Kamyon rampa aşağı kayıp giderken rüzgârdan başındaki kasket uçmuş. Deli Memet de şapkasının ardından cup diye kendisini yere atmış. Kamyon şoförü basıp frene durmuş ve inip Deli Memet’in yanına koşmuş:  Lan deli, ne demeye kalkıp kendini atarsın aşağı?»” “Kasketim uçtu” Lan kasketin mi kıymetli canın mı?” “Elbette canım kıymetli.” “O halde ne bok yemeye atlıyorsun?” “İyi emme kasketimin içine beş kağıt saklamıştım!”Deli Memet bu işte! Ne demişler? “En akıllısı Deli Memet” demişler. “O da kazığa bağlı!”


 Düşmeye Göresin Bir Kere Demişler


Bir, “Hain-i vatan” diye yazıp, ilan etmedikleri kaldı. Ne faşistlikleri, ne solculukları ve ne de düşen maskeleri… Hepsi bir bir sıralandı. “12 Mart”ın kuyruk acısı, 11 Nisandan çıkarılıyordu. Düşmeye göresin, demişlerdi… Boşa söylenmemişti bu laf. İşte aynıyla vaki. Düne kadar önlerinde elpençe divan duranların, yarın neler yapacaklarını da göreceksiniz. Bitmeyen bir oyundur bu.Bekleyin. 11 adamdılar, adam. Hatalarıyla, yanlışlarıyla, sevaplarıyla ve de inançlarıyla on bir adam. Kulun hatadan münezzeh olduğu görülmüş müydü? Onların da elbet hataları vardı. Ama namusları, şerefleri ve haysiyetleri dimdik ayaktaydı. Bildikleri çok şey vardı bilmedikleri tek şey: Politika! Politikayı bilmiyorlardı. Bu yüzden ters düşüyorlardı.


Politikanın alfabesi, karşılıklı taviz vermeyle başlardı. Politikanın belirli kuralları vardı. Bu kuralların doğruluğu, yanlışlığı tartışılabilirdi. Ama politika yapınca, bu kurallara uymak gerekti. Fakat onların ne bu kuralları öğrenmeye niyetleri vardı, ne de hevesleri’.


Önce, “Sen bana bir kere gel, ben sana yirmi kere giderim» sözünü yadırgadılar. Oysa bunun yadırganacak yanı yoktu. Erim, politikayı biliyordu. Politikacıyı tanıyordu ve oyunun adı: P0litika’ydı. Futbol, futbolun kuralıyla, basketbol basketbolun kuralıyla oynanırdı. Politika da politikanın kuralıyla… Bu kuralı bilmedin mi, ters düşerdin… “11’ler” de ters düştüler. Aslında en büyük hataları, oyunun kuralının sonucunu işin başında görememeleriydi.


Devirler ışık gibi akıp gider, günler ses gibi gelip geçer, ama bir Karaosmanoğlu, bir Koçaş, bir Özgüneş, bir Çilingiroğlu, bir Olcay, bir Babüroğlu, bir Akyol, bir Derbil, bir Orel, bir Sav, bir Ömeroğlu unutulamaz… Hatalarıyla, sevaplarıyla ve inançlarıyla…


Geçmiş devirde vali bir köye gitmiş. Muhtarı çağırmış, “Bu köyü ağaçlandıracağız” demiş. “Hadi bakalım sıvayın kollarınızı, fidan dikin!” Akşama kadar köy arazisine yüzlerce fidan dikilmiş. Vali ayrılırken muhtara sıkı sıkı tembih etmiş :  “Gelecek yıl geldiğim zaman bu fidanları yeşermiş göreceğim.” Vali ertesi yıl köye gitmiş. Bakmış ki arazide fidan filan yok. Kızmış, muhtara haber salmış: “Bütün köylüyü toplasın, buraya gelsin!” Biraz sonra başta muhtar, bütün köylü çoluk çocuk çıkagelmiş. Vali hepsini azarlamış: “Ben size ne dedim? Hani fidanlar? Sizde hiç Allah korkusu, vicdan yok mu? Ne yaptınız fidanları? “


Muhtar boynunu büküp, çocukları göstermiş: Kusura bakma vali bey, bizim diktiklerimiz tutmuyor da, şey ettiklerimiz tutuyor. Biz de anlayamadık bu işi!


 

30 Mart 2016 Çarşamba

Türkiye’nin Dört Bir Yanı Yaşanmış Hikâyelerle

“Paşa” Deyince Kapılar Açıldı


Çorumlu Rüştü Veli paşa Ankara’ya gelmişti. Rüştü Velipa-şa’nın yaşı yetmişti ama, daha  işi bitmemişti. Canlı kanlı, dinç bir ihtiyardı,, ©ir bağırır yeri göğü İnletirdi. Tok sözlü, doğru özlü bir adam olduğu içlin herkes ondan çekinir ve sayardı. Nüfus İşleri Genel Müdürü Şevket Eker’i gençliğinden tanırdı. «Hazır Ankara’ya gelmişken şu bizim Şevket’i bir göreyim» dedi. İçişleri Bakanlığına girdi ve elindeki bastonu koridorlara vura vura Nüfus ‘İşleri Genel ‘Müdürünün odasının kapısına geldi. Şevket Eker daire müdürleriyle toplantı halindeydi. Odacı kendisini içeri bırakmak ‘istemeyince Rüştü Veli paşa ‘hırslandı ve bastonu kaldırarak ”Çabuk git Şevket’e, Rüştü Veli paşa gelmiş, sizi görmek istiyor de!”  diye bağırdı. Odacı neye uğradığını şaşırdı ve palas pandıras içeri girdi. Şaşkınlığından ziyaretçinin ismini unutmuştu. Sadece aklında bir “Paşa!” lafı kalmıştı. Genel ‘Müdüre “Efendim… Şey paşa gelmiş.” deyince bütün müdürler ayağa fırladılar. Şevket Eker “Al oğlum içeri, buyursunlar!” dedi. Rüştü Veli paşaı bastonuna dayanarak kapıda gözüktü: “Şevket oğlum!” diye çıkıştı. «Çorum susuzluktan kırılıyor. Sağmaca Suyunu Çorum’a getir… Hemşehrilerin senden bunu bekliyorlar!..» Ve çekti kapıyı, çıktı dışarı.


Gevenli Şakır Ağa Ve İsmet Paşa


Sivas’ın, Gümüş pınar köyünün Yedek Subay Öğretmeni Fadıl Taş, Yurttaşlık Bilgisi dersinde öğrencilerine “Şimdi j size hükümet adamlarını tanıtacağım” dedi. Dosyasını açtı ve önce Başbakan İnönü’nün resmini çıkardı. Bu İnönü’nün şapkalı bir resmiydi. Öğretmen sordu: ”Çocuklar bu kimdir?” Çocuklar bir ağızdan cevap verdiler: “Gevenii Şakir Ağa!”


Öğretmen şaşırdı, “Gevenli Şakir Ağa” ile Başbakan İsmet İnönü’nün ne ilgisi vardı?  Öğrencilere bu resmin “Gevenli Şakir Ağa” olmayıp Başbakan İsmet İnönü olduğunu anlattıktan sonra sordu, soruşturdu ve çocukların niçin bu cevabı verdiklerini öğrendi: “Gevenli Şakir Ağa bir çiftliğin sahibidir ve civarda fötr şapka giyen tek şahıstır!”


“Makasçı Abdullah” Polis Hafiyesi


Muş tren istasyonu makasçısının feneri kayboldu. Makasçı Abdullah geceleri bu fenerle trenlere yol verirdi. Hem de fener üstüne zimmetliydi. Şimdi ne olacaktı. Makasçı Abdullah bu işi kimlerin yaptığını kestiriyordu. Feneri çocuklar “yürütmüştü!”  Çoktandır onu gözlerine kestirmişlerdi! Ama acaba hangisi bu


hınzırlığı yapmıştı? Düşündü, taşındı ve çareyi şöyle buldu: Gitti civardaki bütün ilkokullardaki öğretmenlere rica etti: «Ne olur?» dedi. «Resim dersinde çocuklara, bir fener resmi yaptırın!» Öğretmenler Makasçı Abdullah’ı çok severlerdi, hatırını kırmadılar. Makasçı Abdullah yapılan resimleri teker teker gözden geçirdi, en güzelini yapanın kulağından yakaladı. “Gel bakalım buraya” dedi. “Çıkar bizim feneri ortaya!” Çocuk neye uğradığını şaşırdı. Gerçekten feneri o almış ve tavan arasına saklamıştı!.


 Kulaçta Vurgun Yedi


“Doktor bey! Doktor bey! Beni bir köpek gibi kaldırıp büroya attılar!” Bodrum açıklarında 45 kulaçta «Vurgun yemiş» 19 yaşında sünger avcısı Hüseyin Güçlü, Haydarpaşa Numune Hastanesinde Dr. Ahmet Çalışkan’a böyle demiş… “Beni bir köpek gibi kaldırıp buraya attılar”  derken yüzü öyle karmakarışıkmış ki… Doktor yüzyıl geçse bu yüzü unutamazmış…


Hüseyin Güçlü İzmir’de, şurada burada çalışan bir gençmiş. Ekmeğini taştan çıkarırmış. Bir gün ona «Gel ekmeğini denizin altından çıkar!» demişler. Kalkmış Bodrum’a gitmiş. “Deniz ağası” ona bir kâğıt imzalatmış. Mukavele derlermiş bu kâğıdın adına. Bu kâğıtta her madde varmış da, Hüseyin Güçlü «Vurgun yerse», ne olacağını gösteren bir madde yokmuş… Hüseyin Güçlü, haziranın on birinde Gökova körfezinde suya dalmış… Süngeri 45 kulaçta bulmuş… Suyun yüzüne çıkmış, koluna bir ağrı girmiş. Anlamış hemen ne olduğunu. «Vurgun yedim!» demiş. Koşturmuşlar onu sahilde… Vücudunu soğanla, yağla ovmuşlar.., Sabaha kadar ateş yakıp başında oturmuşlar… Uyutmamışlar. Ama nafile… Hüseyin Güçlü bir defa vurgun yemiş… EH tutmaz, ayağı tutmaz, titrer dururmuş, önce Çubuklu Dalgıç Okuluna getirmişler, sonra Haydarpaşa Numune Hastanesine göndermişler. Orada kendisi gibi iki “Vurgun yemiş» daha varmış…


Hüseyin Güçlü bir gece bir rüya görmüş. Rüya bu ya… Hüseyin Güçtü «Deniz ağası» olmuş… 25 bin liraya bir motor almış, takım düzmüş. On tane de dalgıç peylemiş. Onlara yüzer lira avans vermiş… Açılmış denize… Altı ay daldırmış onları denizin dibine… Yirmi kulaç, otuz kulaç, kırk kulaç, elli kulaç… Kimi «Vurgun» yemiş, kimi yememiş… Ekim sonunda çekmiş tekneyi karaya, toplamış dalgıçları başına, almış kalemi kâğıdı eline, başlamış hesaba… «500 kilo sünger çıkardık» demiş, «yüz liradan elli bin lira eder. Dörtte biri sizin, dörtte üçü benim… Ne eder sizin hakkınız? 12 bin 500 lira. Bölün ona: Adam başına bin iki yüz ellişer, lira. Yaza da yeter, kışa da… Benim payım mı? Çok değil canım! 37 bin 500 lira.” Bodrum açıklarında 45 kulaçta «Vurgun yemiş”  sünger avcısı 19 yaşında Hüseyin Güçlü bir uyanmış, ter içinde… Dalmış gözleri koğuşun boşluğuna… Yumruklarını sıkmaya bile gücü yetmemiş. Dişlerini sıkmış,  “Denizden bulsunlar» demiş.  Beni bir kopek gibi kaldırıp buraya attılar! “

Ahmet Ağa’nın Köpeğine Muska

Topkapı troleybüsüne kucağında ayakları sakat çocuğu ile bir köylü bindi. Çocuğun ayakları tutmuyordu. Bir genç kaîkip adama yer verdi. Köylü bitkindi. Istırap yüzünden akıyordu. Yanında oturan yaşlı bir adam kendisiyle ilgilendi ve “Geçmiş olsun!”  dedikten sonra “Neyi var çocuğun?” diye sordu. Köylü anlattı: “Ayakları tutmuyor bey!” “Eeee ne yaptınız?” “Dolaştırmadığım hoca kalmadı.” “Doktorlara götürmedin mi?” “Götürdüm beyim ama onlardan da hayır yok! Şimdi Şehremi’de nefesi kuvvetli, »ilmi derin bir hoca varmış, ona götürüyorum.”


İkisi de yüksek sesle konuştukları için troleybüstekiler onları dinliyorlardı. Yaşlı adam «nefesi kuvvetli hocayı duyunca kızdı. “Bana bak” !i dedi. “Kelin merhemi olsa başına sürer”! Hocalarla hacılarla çocuğun ayağı iyi olmaz. Benim oğlum doktor, gel seni götüreyim. Bir de sana hoca hikâyesi anlatayım da dinle.”


Herkes kulak kabartmıştı:“Köyün birinde köpeğine çocuklarından daha düşkün bir adam varmış. Çocuklarından bir kalem pirzolayı esirgerken, köpeğine gerekirse koç kesermiş. Bir gün köpeği hastalanmış… Dolaştırmadığı hoca kalmamış. Köpek iyileşmiyor… Ha öldü, ha ölecek! Uzak köylerden birinde, senin duyduğun gibi, nefesi kuvvetli bir hocanın namını duymuş… Hemen sırtlamış köpeği, iki saatlik yola gitmiş. Kan ter içinde hocayı bulmuş. Hoca köpeğe bakmış sonra ‘Olur!’ demiş. ‘Bunun ceremesi bir kıvırcık kuzu! Ben muskayı yazarken sen git kuzuyu kap gel!’ Adam gitmiş kuzuyu alıp gelmiş, muskayı köpeğin boynuna takıp köye, dönmüş…


Köpek birkaç gün sonra iyileşmeye başlamaz mı? O ölecek köpek dirilmiş, kuyruğunu dikmiş, başlamış sağa sola hırlamaya! Adamın keyiften yanına yaklaşılmıyor. Köpek iyileşince, hocanın muskada neler yazdığını merak eder olmuş… Bir gün merakını yenemeyeceğini anlayınca, muskayı açmış! Muska yedi kat muşambaya sarılı. Aç ha aç! Sonunda bir kâğıt çıkmış, kâğıdı okuyunca hırsından kan beynine fırlamış!”


Troleybüste hikâyeyi dinleyen herkes meraklanmıştı. Önde oturan bir genç dayanamadı sordu: “Peki bey amca ne yazılıymış kâğıtta?” Yaşlı adam “Söyleyeyim, söyleyeyim!”  dedi. Ama kadınlar kulağını tıkasın! ‘Bakın nefesi kuvvetli hoca muskaya neler yazmış: “Muska yazdım Ahmet Ağanın itine,


Ben kavuştum (kıvırcık kuzunun etine, İyi olursa da bilmem neyime, iyi olmazsa da bilmem neyime.” Herkes bastı kahkahayı. Ve otobüs  Gureba’nın önünde durunca yaşlı adam yanındaki köylüye «Hadi bakalım!» dedi, «Kalk, bizim doktora gidelim!  Zaten ben sokakta kimi yakalarsam bizim oğlana götürürü m”


“Muska yazdım Ahmet Ağanın itine, Ben kavuştum (kıvırcık kuzunun etine, İyi olursa da bilmem neyime, iyi olmazsa da bilmem neyime.” Herkes bastı kahkahayı. Ve otobüs Gureba’nın önünde durunca yaşlı adam yanındaki köylüye “Hadi bakalım!” dedi, “Kalk, bizim doktora gidelim!  Zaten  ben sokakta kimi yakalarsam bizim oğlana götürürü mı!”


Tiyatroyu Duyunca Parladı…


Geçenlerde Rize’ye bir tiyatro geldi. Hoparlörlü bir cip şehirde dolaşıp reklam yapıyordu. Cip bir ara yolun  kenarında durdu. İhtiyar bir adam cipe hayretle bakıyordu. Elinde mikrofon olan genç, ihtiyara, “’Baba sen de tiyatroya gel!” dedi, “Memnun kalırsın!” Cip uzaklaştıktan sonra ihtiyar yanındaki adama sordu: “Ha ne deyi bu adam?” “Sana bu akşam tiyatroya gel, dedi.” İhtiyar bir parladı ki: “Uy pen onin yedi ceddunu… “Bilmem nenin uşağı! Ha pu yaşımdan sonra cideceğim karıya kiza ha! Bende o cöz var mi?”


Lütfen Kesip Çerçeveletiniz!


Demirel’e basın toplantısında sordular: “Dış pazarlarda bize ait bazı mallar taklit edilmektedir. Bu konuda ne tedbir alınıyor?” Demirel de cevap verdi: “Ticarette hile esas değildir. İyi tüccar hilekâr olmaz. Hilekâr mutlaka eninde sonunda bir yere kafasını çarpar. Taklitçilik, malların kalitesini bozma vesair hususlar ticaret ahlakına aykırı şeylerdir.”


 

25 Mart 2016 Cuma

İstanbul’da Lezzet ile Tarih Turu

Konsolosluk binasından sağa doğru döneceğiz. Ancak sol tarafta, Tarlabaşı’na doğru inen Hamalbaşı Caddesi üzerinde ilginç bir yapı var. Burası, Katolik Rum cemaatinin kutsal üçlü anlamına gelen küi-sesi Ayias Trias. Kilise 19. yüzyılın ikinci yansında banker Corpi’nin bağışladığı arazi üzerine yapıldı. Küise bünyesinde Odigitria adlı bir de okul vardı. Yüzyıllar boyunca etkinlik gösteren Katolik misyonerler Doğu’da yaşayan farklı inançlardaki toplumlan Katolik yapmayı başanyorlardı. Misyonerler, Anadolu’da en çok Ermenüer arasında başarılı olmuşlardı. Rumlar’ın Katolik olmasının hikayesi daha farklı: 13. yüzyıldan başlayarak Ege Adaları’na, özellikle de Sakız’a yerleşen Cenova ve Venedikli tüccarlar adalarda kuşaklar boyu kalmışlardı. Bu süre içerisinde de adaların yerel halkı olan Rumlar üe evilik-ler yapmışlar ve Rumlaşmışlardı. Sonuç olarak kuşaklar boyu İtalyan adı taşıyan ancak ana dil olarak Frankiotiki’yi* benimseyen Katolik bir halk doğdu. Bu halk, ashnda ne Rum ne de İtalyan’dı. Avrupalılar tarafından Levanten veya Frenk, Osmanlılar tarafından ise Adalılar diye adlandırılan bu, grubun üyelerinin büyük bir kısmı 15. yüzyıldan sonra İstanbul’a göçtü. İşte bu cemaatin İstanbul’daki Rumlarla da kaynaşmasıyla oluşan Katolik Rum cemaati ilk olarak İstanbul’da ortaya çıktı. Cemaatin oluşumu 1850’lerde Ioannis Marangos adlı bir papazla başlar. Katolik Rumlar, Bizans’tan gelen ayin usulünü uygulapıaya devam ettiler.


İnanç, ibadet ve kutsal günlerde Ortodokslardan bir farklın bulunmamaktaydı. Ancak dini hiyerarşide en üst kişi olarak patrikliklerini değil, Papa’yı tanımakta, ayin sonunda da onun adını anmaktaydılar. Evlilik süreçleri de Ortodokslarla aynı olmakla birlikte yalnızca onlardan farklı olarak Katolik geleneğinin etkisiyle boşanamamak-taydılar. Zaten sayıca az olan Katolik Rum cemaati Rum Ortodokslarla birlikte azaldı ve 1971 yılında kilise Hakkari’den gelen Katolik Keldani cemaatine devredildi.


Sol cephede, Balık Pazarı’na (Sahne Sokak’a) geçişi sağlayan iki pasaj var. Bunlardan bir tanesi bir zamanlar önce kunduracıları, sonra da meyhaneleriyle ünlü olan Krepen (Crespin) Pasajı. Kre-pen Ailesi’nin yaptırdığı pasajın adı cumhuriyetin ilk yıllarında Krizantem Pasajı olarak değiştirildi. Krepen Pasajı günümüzde tamamen farklı bir görünümde Aslıhan Pasajı olarak çoğunlukla sahafları barındırıyor. Hemen yanındaki Avrupa Pasajı ise orijinalliğini koruyor. Pasajın adı Avrupa olsa da, içindeki dükkanların aralarında yer alan aynalardan dolayı Aynalı Pasaj olarak büiniyor.


Pasaj, Büyük Beyoğlu Yangım’ndan sonra inşa edüdi. Yangından önce pasajın bulunduğu yerde büyük bir çiçek bahçesi (Jardin des Fleurs) vardı. Osmanlıda ilk sirk gösterisi Louis Soullier tarafından 1856’da bu alanda düzenlenmişti. Daha sonraları Jardin des Fleurs’ün bir bölümünde Bay Bouin’in Hotel Restaurant des Palais des Fleurs’ü hizmete girdi. Biraz sonra göreceğimiz Naum Tiyatrosu’yla beraber bu alan kısa sürede Pera’da tiyatro, gösteri ve konserlerin yapıldığı merkez haline geldi. Beyoğlu yangını tüm binaları yok edince İngüiz tüccar Bay Scribe AvusturyalI mimar Pulcher’e Avrupa Pasajı’m yaptırdı. Açıldığı günlerde sade vatandaşlara hizmet veren pasajda kuaförler, ayakkabıcılar, Jambacılar, ibrişimciler, terzüer ve iplikçiler bulunuyordu. Bir de çiçekçi Sabuncakis’in bir şubesi…


Pasajdan geçerek kalabalık restoranların, meyhanelerin, taze su ürünleri ve balıklarıyla balıkçıların, rengarenk manavların yer aldığı Balık Pazarı’na çıktık. Burası, İstanbul’da her ne kadar eski günlerdeki kadar zengin olmasa da birçok balık çeşidini bir arada bulabileceğiniz ender yerlerdendir. İstanbul yüzyıllar boyunca sürekli artan nüfusu ve tarım alanlarının kısıtlı olması dolayısıyla sürekli tüketen bir “gırtlak kent” konumundaydı. Şehrin gereksinim duyduğu et, yağ, tarım ürünleri, meyve ve sebzenin tamamına yakını Anadolu ve Rumeli’den geliyordu. Ancak, balık söz konusu olduğunda İstanbul’un sıkıntı çektiği söylenemez. Adeta her tarafı denizle çevrili şehirde yerleşimin başladığından bu yana balık avlanıyor ve tüketiliyordu.


MS 3. yüzyılda Roma İmparatoru Caracalla zamanında Byzantion’da (İstanbul) bastırılan paraların üzerinde iki palamut balığı ile aralarmda bir yunusun olduğu kabartma vardır. Tarihçi Strabon da akıntının Khalkedon’dan (Kadıköy) Byzantion’a sürüklediği palamutların Haliç’te elle büe yakalandığını yazar. Hatta bir görüşe göre Haliç’e giren palamut sürülerinin güneş altında parıldayan görüntüsü, buraya “Altın Boynuz” denmesine sebep olmuştur. Deniz, ırmak veya göl kenarında kurulmuş kentlerin hepsi İstanbul kadar şanslı değildir.


Boğaz’ın sağladığı bazı koşullar İstanbullulara lezzetli balık yeme ayrıcalığını sunar. Karadeniz serin bir denizdir. Bu yüzden zaten yağlı olan Karadeniz balığı, akıntısı nedeniyle Karadeniz’den daha serin olan İstanbul Boğazı’na girince iyice yağlanır. Balığın Karadeniz’den Marmara’ya geçişine “Katavasya”, Marmara’dan Karadeniz’e geçişine ise “Anavasya” deniyor.


Strabon’un binlerce yıl önce bahsettiği gibi, palamut gerçekten de İstanbul’un balığıdır. İstanbul mutfağında önemli bir yer tutar. Tavası, ızgarası, pilakisi, kağıt kebabı, tepside ve kiremitte fırın kebabı, yahnisi, lakerdası, haşlaması, köftesi, ev konservesi, fümesi, kurutması, kısacası her türlüsü yapılır. Yaz sonunda görülen en ufağı çingene palamudundan en büyüğü toriğe kadar pek çok türü vardır. Palamut dışında eskiden İstanbul’da kalkan, uskumru, torik, küıç balığı, lüfer, çinekop, sarıkanat, kofana, gelincik, istavrit, sardalya bolca avlanırdı.


Devlet adalıları, hatta Sultan’Abdülaziz bile balık avına çıkar, zevk için tutulan balıklarla sandallarda mangal ve ızgara kurularak alem yapılırdı. İstanbul’u çevreleyen denizler, kirlilik, bilinçsiz ve aşın avlanma sonucu can çekişir duruma gelmeden önce İstanbullular adeta balığa doyuyordu. Eski zamanın gazeteleri Azapkapı’daki balık haline gelen kasalar dolusu fazla balığın denize döküldüğünü yazar. Balık denince akla Rumlar gelirdi. Türkler balıkla Rumlar sayesinde tanışmıştı. Hemen hemeiı bütün balık isimleri Rumca’ydı (mesela palamides, stavros, skombri, lufari, vs.). Rumlar balık avlama ve pişirme konusunda ustalaşmıştı. Çok az balık türü Türkler tarafından isimlendirilmiştir; kılıç, kalkan, kırlangıç gibi…


İstanbul’daki en bilindik balık çarşıları Anadolu yakasında Kadıköy, Bostancı, Üsküdar; Avrupa yakasındaysa Beyoğlu, Beşiktaş, Sarıyer’dir. Beyoğlu Balık Pazarı ise bunlar arasında belki en büyüğü değildir ama en yağlı müşteriyi kendine çeker.


Balık alan müşteri doğal olarak yanma salatasını da yapacak. İşte bu yüzden balık pazarının bir köşesi de manavlara ayrılmıştır. Sadece marulu, maydanozu değil, deniz börülcesinden istifnoya her çeşit ot bu zerzevatçılarda vardır. Öte yandan buradaki çeşitli kasaplarda da bıldırcın yumurtasından tavşan etine, İstanbul’un başka yerlerinde aransa da bulunamayan türlü lezzetler bulunabilir.


 

24 Mart 2016 Perşembe

Yelölçer, Alizeler ve Muson Rüzgarları Hakkında

Yelölçer


Fırıldak ya da yelkovan rüzgârın esiş yönünü gösterir. Yelölçer ise, rüzgârın etkisiyle dönerek rüzgârın hızını ya da kuvvetini Ölçen bir meteoroloji âletidir.


Hava alanlarında bir direğin ucunda bağlı, ucu delik uzunca torba, rüzgârın hızını ve esiş yönünü belirtir. Bu torba yere ne kadar paralelse rüzgâr o kadar hızlı esiyor demektir. Ama meteoroloji İstasyonlarında yelölçer ya da anemometre denilen bir âlet kullanılır. Rüzgârın etkisiyle dönen bu âletin mili, bir kadran üzerindeki göstergeyi harekete getirerek rüzgârın hızını gösterir. Rüzgârın hızı «saatte kilometre» birimiyle ifade edilir; en şiddetli rüzgârın Beaufort cetveline göre 12 kuvvette olduğu kabul edilmiştir. 7 kuvvette esen bir rüzgâr (saatte 30 mil ya da 55 kilometre) yelkenliler için tehlikeli olabilir.


Alizeler


Sıcak iklim kuşağı üzerinde, bütün yıl boyunca aynı yönde i düzenli olarak esen rüzgârlardır. Uçaklarla yelkenli gemiler, daha çabuk gitmek için bu rüzgârlardan yararlanılacak iklim kuşağı (tropikal bölge) bütün yıl boyunca yeryüzünün en sıcak yeridir. Ekvatoral güneşin etkisiyle ısınan hava yükselince, boşalan yer kuzeyden, ya da güneyden kayarak gelen daha serin bir havayla dolar. Dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesi sebebiyle alizeler yönlerinden bir miktar kaymışlardır. Meselâ: Kuzey yarıküresindekiler kuzeydoğudan güneybatıya, güney yarıküresindekiler de güneydoğudan kuzeybatıya doğru eserler. Büyük uçaklar rotalarını, bu rüzgârların estiği bölgelerden geçecek şekilde düzenlerler ve süratlerinin böylece biraz daha artmasına sebep olur.


Muson Rüzgârları


Muson rüzgârları, yaz ve kış aylarında Asya’nın güneyinde ve doğusunda esen rüzgâra verilen addır. Kış boyunca kuzeyden eserek kuraklık getirir, fakat yazın gelmesiyle beraber yönünü değiştirir. Okyanus’tan karalara doğru eserek yağmur, bolluk ve bereket getirir.


Muson rüzgârları, Hindistan ve Çin gibi Güney Asya ülkelerine has bir rüzgârdır. Orta Asya’nın şiddetli soğukları, yüksek basınç alanları meydana getirerek kış boyunca karalardan denize doğru esen rüzgârlara neden olurlar. Bunun sonucu olarak da kuraklık başlar, toprak çatlar, bitkiler kurur, hayvanlar kırılır. Ama yaz gelip de havalar ısınmaya başlayınca denizlerden karalara doğru, yâni Hint Okyanusu’ndan Hindistan’a; Büyük Okyanus’tan da Çin’in güney kıyılarına doğru esmeye başlar. Yaz başında esmeye başlayan bu rüzgârlar bu ülkelere bol yağmur getirirler.