17 Mart 2016 Perşembe

Elektrik Direnci, Devre Kesici ve Sigorta

Elektrik Direnci


Elektrik akımı, her çeşit yalıtkan telin üzerinde aynı kolaylıkla yol almaz. Bir tel ne kadar inceyse akımın geçmesine o derece direnme gösterir ve o kadar da çok ısınır. Elektrik ampulünün içindeki telin büyük bir direnci vardır.


Elektrik akımı ileten bütün cisimlerin hepsi, akımın aynı kolaylıkla geçmesine imkân vermezler. En kötü iletkenler, en mükemmel yalıtkanlardır. Bir elektrik teli ne kadar uzun ve İnceyse akımın geçmesine o derece direnç gösterir. Bu da telin ısınmasıyla belli olur. Bir elektrik tesisatında çok yüklü elektrik akımı varsa teller kolayca kızar ve hele ev ahşapsa bir yangına sebep olabilir. Ama devrenin üzerine yerleştirilmiş olan sigorta adı verilen emniyet düzeni kendiliğinden eriyerek akımı keser. Bir radyo alıcısının reostası da bir çeşit elektrik direncidir.


Devre Kesici


Elektrik düğmesi ya da anahtarı, elektrik lambasını yakmaya veya söndürmeye yarar. Devre-kesici ise elektrik tesisatının ansa yapması halinde elektrik akımını otomatik bir şekilde kesen bir çeşit elektrik anahtarıdır.


Bir elektrik tesisatında, el şalteri, elektrik sigortası veya otomatik devre kesici gibi güvenliği sağlayıcı aygıtlar bulunur. Bunlardan halk arasında otomatik sigorta diye de anılan otomatik devre-kesiciler, elektromıknatıs prensibinden yararlanılarak yapılmış otomatik elektrik anahtarlarıdır. Devre kesici, temel olarak bir elek, tromıknatıs bobininden meydana gelmiştir. Elektrik akımının çok şiddetli gelmesi halinde bu bobin, yarattığı manyetik alanın gücüyle devreyi kesen bir anahtarın kolunu çeker. Elektrik tesisatının modern olduğu binalarda, otomatik devre-kesiciler, elektrik sayacının hemen yanındadırlar.


Sigorta


Bir elektrik tesisatındaki teller, çok kuvvetli bir elektrik akımı geçtiği zaman ısınır ve kızarırlar. Çoğu zaman da bir yangına sebep olurlar. Ama bu sıcaklık, sigortanın incecik telini eritince devre kendiliğinden kesilmiş olur.


Sigorta, gerektiği zaman akımı kesen bir düzendir. Bir tesisattaki akımın şiddeti, öngörülen dereceyi aşınca sigortanın teli kendiliğinden eriyerek akımı keser. Sigortanın telinin kolayca ısınıp kopabilmesi için genellikle erime ısısı düşük olan kurşun alaşımlarından yapılmıştır: Kalınlığı da, gereği kadar elektrik yükünü ısınıp kopmadan taşıyabilecek kadardır. Bunun İçin sigortanın teli değiştirilirken hiçbir zaman iki ya da üç katlı kalın bir tel hâline getirilmemelidir. Sigorta, elektrik tesisatını koruyan, elektrikle çalışan âletlerin bozulmasını önleyen çok önemli bir güvenlik düzenidir.


 

14 Mart 2016 Pazartesi

Şempanze, Armalar ve Şövalye Yüzüğü

Şempanze


Şempanze bir Afrika maymunudur. Boyu, yaşayışı ve zekâsıyla İnsanların en yakın akrabasıdır. Kolayca evcilleştirilip terbiye edildiği için sirklerde çeşitli gösteriler yaparak herkesi şaşırtır ve eğlendirirler.


Şempanzeler boyları 1 metre 40 santime, ağırlıkları da 50 kiloya yakın olduğu için büyük maymunlardandır. Afrika’da Gulnea’deki ve Gabon’daki ormanlarda yaşarlar. Ayaklarının başparmakları, tıpkı ellerindeki gibi öteki parmaklarının karşıaındadır. Bu sebopten ötürü de dalları veya eşyayı elleriyle ne kadar kolaylıkla tutabilirlerse ayaklarıyla da aynı kolaylıkla tutabilirler. Bu yüzden onlar için dört eli de denebilir. Gorillerin tersine olarak şempanzeler bitkilerle olduğu gibi avladıkları küçük hayvanlarla da beslenirler. İnsana kolay alışabilirler.


Armalar


Devletlerin, şehirlerin, hatta soylu ailelerin simgeleri olan armaları vardı. Üzerlerindeki resim, renkler ve yazılı bulunan özlü söz, ait olduğu yerin ya da kimselerin adını ve tarihini hatırlatmaya yarar.


Avrupacıların armayı Haçlı Seferleri sırasında Araplardan görüp öğrenerek benimsedikleri sanılmaktadır. Eskiden Avrupa’, da her soylu kişi kalkanının, atının örtüsünün, bayrağının üzerinde, savaş sırasında adamları uzakta bile olsalar görüp etrafında toplansınlar diye kendisini tanıtacak bir sembol taşırdı. Meselâ Oğuz Türkler’inin şahin, Fransa’nın zambak İngiltere’nin leoparlar, Avusturya’nın da kartaldı. Bugün Avrupa’da birçok ülkenin, hatta şehrin arması vardır. Yan resimde İstanbul şehrinin arması görülmektedir. Armacılık zor, fakat İlgi çekici bir bilim dalı hâline gelmiş bulunmaktadır.


Şövalye Yüzüğü


Şövalye yüzüğü, özellikle erkeklerin yüzük parmaklarına veya serçe parmaklarına taktıkları iri ve kaşı kalın bir yüzüktür. Eskiden Avrupa’da şövalye yüzüğünün kaşı üzerine onu taşıyanın adının baş harfleri veya aile arması işlenirdi.


Günümüzde bu yüzük eskisi kadar takılmamaktadır. Şövalye yüzüğü erkeklerin yüzük ya da serçe parmaklarına taktıkları, genellikle altından yapılma, İri ve kalın kaşlı bir yüzüktür. Bu yüzük eskiden daha çok Avrupa’da, mektup zarflarını mühürlemek veya bir imzayı onaylamak için kullanılırdı. Soylu kimseler, şövalye yüzüklerinin taşları üzerine, aile armalarını kazdırtarak işletir; birçoğu da babalarından kalan bu yüzükleri, asaletlerinin sembolü olarak çocuklarına devrederdi. Günümüzde şövalye yüzüğü takanlar azalmıştır, özellikle gençler, yüzük yerine, kimlik bileziği ya da kolyesi takmayı tercih etmektedirler.


 

9 Mart 2016 Çarşamba

Buzul, Buzultaş ve Yanardağ Hakkında Bilgiler

Buzul


Yüksek dağların üzerinde hava o kadar soğuktur ki yağan karlar erimez. Bunlar, aralarında sıkışır; bayırlardan aşağıya doğru kayar, sonunda buzdan bir nehir meydana getirirler. Buna da buzul denir. Buzullar yavaş yavaş vadiye iner, sonra da eriyerek ortadan kalkarlar.


Birçok yerde, 2700 metre yüksekliğin üzerindeki bölgelerde görülmez. Sıkışır, önce sertleşmiş kar kitlesi, sonra da yığılmış buz hâlini alır. Bu yığılan buzlar kendi ağırlıklarının etkisiyle yavaş yavaş vadilere doğru İnmeye başlarlar ve buzdan bir nehir hâlini alırlar. Buzul adı verilen bu buz nehirleri yer yer tıpkı akarsular gibi kenarlardan gelen diğer buzullar ve buzultaşlarla birleşip genişlerler. Bunların kayış hızları yılda 100 metre kadardır. Buzullar dağın eteklerine geldikleri zaman sıcaklığın etkisiyle erirler. Himalayalarda 100 kilometrelik buzullar varsa da Alplerdeki en uzun buzul 24 kilometre kadardır.


Buzultaş


Dağların arasından yavaş yavaş aşağılara doğru kayan buzullar, ağır kocaman taşlan da yerinden söker, beraberlerinde taşırlar. Yol boyunca üzeri aşıp yuvarlaklaşan bu taşlara buzultaş denir.


Buzulların beraberlerinde söküp taşıdıkları topraklar, taçlar, kayalar, buzun ağır olması sebebiyle çok olur. Buzul, üzerinden geçtiği kayaları açındırır, âdeta ufalar. Hem bunları, hem de dağlardan yuvarlanarak üzerine düşenleri de beraberinde taşır. Bütün bunlar buzulun eridiği yerde birikerek bir set hâlini alırlar. Bu setle önü kapanan yatakta sular birikirse göl meydana gelir. Buzultaş yığıntıları bazen da set yerine tepeler hâlinde birikirler. Bunların arkasında da suların toplanmasıyla göller ya da bataklıklar meydana gelir. Kuzey Almanya ve Kuzey Polonya’da böyle birçok göl ve bataklık vardır.


Yanardağ


Yanardağ, toprağın içinden, ya da denizlerin diplerinden erimiş hâlde fışkıran kayalar ve küllerin üst üste yığılmasıyla meydana gelen bir dağdır. Lâvlar, soğudukça sertleşerek birbiri üzerine yığılırlar.


Yanardağlar, dünyamızın kızgın bir halde bulunan çekirdeğinin bir çeşit emniyet çaplarıdır. Faal halde olmayan yanardağlardan çoğunun kraterlerinde küçük, şirin krater gülleri bulunur. Bir yanardağ harekete geçince ünce tepesi patlayarak genişler; İçinden dumanlar, buharlar, kızgın gazlar, lavlar ve küller püskürür. Bazı yanardağlar denizlerin dibindedir, adaların meydana gelmesine sebep olurlar. Bir yanardağın püskürmeye başlaması çoğu zaman korkunç felaketlere yol açar. Antil Adalarında, Martinik’teki Pele yanardağının 1902’dekl patlamasında 40.000 kişi ölmüştür.


 

8 Mart 2016 Salı

Hikâyelerle Efsaneleşen Tarihi İmgeler

Ferhat ile Şirin


Gerek Türk, gerek İran edebiyatında, çeşitli yazarlar tarafından konu edinilmiş aşk hikâyesinin iki kahramanı, Ferhat ile şirin hikâyesi aynı zamanda Karagöz ve orta oyunundaki bölümlerden birini meydana getirir. Bu hikâyenin konusu şudur: Enen şehrinin kadın hükümdarı Mahmene Banu, kız kardeşler Şirin İçin bir köşk yaptırır ve köşkün duvarlarını nakkaş Ferhat’tı süsletir. Ferhat İle Şirin bu sırada karşılaşır ve sevişirler. Sevgililerin ara sıra gizilce buluştuklarını öğrenen Mehmene Banu. Ferhat’ı bir kaleye hapsettirir, sonra bağışlayıp şehri terk etmesini ister. Amasya’ hükümdarı Hürmüz Şah, Ferhat’ı himayesine alır ve delikanlı İçin Mehmene Banu‘dan Şirin’i istetir. Dileği reddedilince ordusuyla Erzen’o yürür ve Şirin’i alıp Amasya’ya getirir. Bu arada, kendisi de Şirin’e tutulduğu İçin Ferhat’tan yapılması imkânsız bir İşi başarmasını, Elma dağının ötesindeki suyu şehre bağlamasını İster. Suyolunu tamamladığı sırada Ferhat’a Şirin’in öldüğü söylenir. Ferhat kendini öldürür. Bunu duyan Şirin de canına kıyar.


Faust


Birçok edebiyat eserinin kahramanı olan gerçek kişi, 1480’e doğru Knittlingen’de (Almanya) doğdu, 1540’a doğru Staufenen Brisgau’da (Almanya) öldü.


Goethe ve ünlü kompozitörler tarafından ölümsüzleştirilmiştir. Doktor Faust, Almanya’ya bu takım İsimle yerleştiği sanılan, esrarengiz bir büyücüdür. Şöhretini, Goethe’nin 1808 yılında, Faust İsmiyle yayımladığı ve Schuman, Bor-lioz ve Gounod gibi büyük kompozitörlere İlham kaynağı olan şahesere borçludur. Bu efsanevi Faust, kendisine dünyada var olan bütün zevk ve bilgileri sunması İçin ruhunu şeytana satar. Mephistopheles ismindeki bu şeytan, söz verdiği bu hususları yerine getirir ve genç, güzel, zengin ve bilgin Faust, çok zevkli bir hayat sürbr. Kendine âşık olan mâsun Margarete’yle karşılaşır, onu baştan çıkarır, sonra yüzüstü bırakır. Margarete çocuğunu öldürür, sonra kendi de ölür. Goethe’nin dramında Faust duyduğu samimi pişmanlık sonucu lânetlenmekten kurtulur. Fakat daha hoşgörüsüz bazı yazarlar, Faust’u hiç bitmeyecek ıstıraplar çekmeye mahkûm ederler.


Çalıkuşu


Reşat Nuri Güntekin’in ilk romanı Çalıkuşu’nun (1922) aynı adı taşıyan kahramanı, Feride adındaki bir genç kızın günlüğünden meydana gelen Çalıkuşu, ilk Anadolu romanlarından biridir.


Türkçede defalarca basılan Çalıkuşu’nun konusu şöyledir: Neşeli ve muzip bir kız olduğu için Çalıkuşu diye anılan Feride, İstanbul’da bir Fransız okulunda yatılı öğrencidir. Babası uzak bir yerde subaydır. Annesi ölmüştür. Tatillerini teyzesinin yanında geçirir ve teyzesinin oğlu Kâmuran’la sevişir. Onunla nişanlanır. Evleneceği gece, nişanlısının başka bir kadınla İlgisi olduğunu öğrenince evden kaçar, Anadolu’ya gidip uzun süre öğretmenlik yapar. Kendisini korumak isteyen Doktor Hayrullah beyle evlenir; ama bu evlilik şekilde kalır. Onun ölümünden sonra teyzesinin evine döner. Orada Hayrullah beyin göndermiş olduğu hâtıra defterini okuyan Kâmuran’la barışır ve evlenir. Çalıkuşu, içtenliği, duygululuğu, gerçekçiliği ve temiz diliyle en çok okunan romanlarımızdandır.


 

7 Mart 2016 Pazartesi

Efsanevi Kahramanlardan Üçü; Deli Dumrul, Alp Er Tunga, Robin Hood

Deli Dumrul


Dede Korkut Kitabı’ndaki bir hikâyenin delidolu konuşan, gözü-pek kahramanı, Bu hikâyede Deli Dumrul’un tabiatüstü kuvvetlerle savaşması ve Deli Dumrul ile karısının birbirlerine olan aşkı anlatılır.


Genç bir yiğidin’ canını aldığı için Azrail’e kızıp meydan okuyan Dumrul, Tanrı’nın gazabına uğrar ve ölüme mahkûm edilir, ölümden kurtulamayacağını anlayan Dumrul, Tanrı’ya yalvarır. Tanrı da cam yerine can bulması şartıyla onu bağışlayacağını bildirir. Dumrul, anasıyla babasına koşar, kendi yerine ölmeyi kabul edip etmeyeceklerini sorar; ikisi de çaplarım vermek istemez. Bunun üzerine ölümden kurtulamayacağını anlayım Dumrul, eşiyle vedalaşmaya gider. Karısı, onun yerine canını vermeyi teklif eder. Genç karı kocanın bu fedakâr ve temiz aşklarım mükâfatlandırmak İsteyen tanrı, Azrail’e yaşlı ana babanın canlarının almasını buyurarak onların ömürlerini de Dumrul ile eşine ekler. Dell Dumrul hikâyesi Oğuzların İslâmlığı benimsemesinden sonra din ve tek tanrı hakkındaki inanç ve düşüncelerini yansıtır.


Alp Er Tunga


Alp Er Tunga veya Tunga Alp Er, Türk destan kahramanı, bazı efsanelere göre Firdevsî’nin Şehname’sindeki Turaç hükümdarı Afrasiyab’dır.


Birçok Türk kavmi, onun soyundan geldiklerine inanırdı. Turaç hükümdarı Alp Er Tunga, İranlılarla savaşa tutuşmuş ve Türk-İran sınırı Ceyhun ırmağı ile çizilmişti. Sonra Alp Er Tunga, İran’a girerek Azerbaycan’ı aldı. Bâbil’e kadar ilerledi. Daha sonra Iran tahtına geçen Tahmasp. Türk ülkesine girerek söylentiye göre Alp Er Tunga’nın kızıyla evlendi ve ondan Zu adlı bir oğlu oldu. Zu tahta geçtikten sonra dedesiyle savaştı ve onu İran’dan çekilmek zorunda bıraktı, İranlılar bu yenilgiyi bir kurtuluş saydılar ve üç kutsal bayramlarından biri kabul ettiler. Daha sonraları İran tahtına Alp Ö- Tunga’nın başka bir torunu. Keyhüsrev geçti ve Alp Er Tunga ile yaptığı her savaşı kazandı. Son savaşta dede-torun karşılaştılar, yenilen Alp Er Tunga. Azerbaycan’da yakalanarak işkenceyle öldürüldü. Bu ölüm Türkler arasında derin acılar bıraktı.


Robin Hood


Bobin Hood veya Ormanların Robin’i, İngiliz halk şarkılarının kahramanı, Serüvenleri, XII. yüzyıla rastlar. Bobin Hood, kimsesiz, haksızlığa uğrayan, zavallı kimseleri, güçlülere karsı korur. Robin Hood, kanun dışı bir çetenin reisi olarak ün yapmış ve Sherwood ormanını kendisine barınak olarak seçmişti. Çeşitli adaletsizliklerin kurbanı olan zavallı kişiler. Robin Hood’un, imdatlarına koşacağını bilirlerdi. Ormanların Robin’i ve onun sâdık yardımcısı Little John, arkadaşlarını yanlarına alarak köylere ve şatolara baskınlar düzenlerler, oralardaki birkaç suçsuz tutukluyu kurtarır ya da haksız olarak toplanmış bazı servetlere el koyarlardı. Robin Hood’un yanılmaz oku, hedefini hiç şaşmazdı. Sonra bu ele avuca sığmaz, kanun, ferman dinlemez kişiler, saklanmak için ormanlarına dönerler, yeşil elbiseleriyle yeşil yapraklar içinde kaybolup giderlerdi. Robin Hood. Sakson ırkının, Norman istilâsına karşı direnişinin de sembolüdür. Walter Scott, Ivanhoe isimli romanında, onun maceralarından yararlanmıştır.


 

6 Mart 2016 Pazar

Radar, Tepki, İlk Model Nedir? Ne İşe Yarar?

Radar


Gecenin karanlığında bile havadaki bir uçağın varlığını ve bize olan uzaklığını bildiren bir âlettir. Uçaklar radar yardımıyla yollarını bulur, hava kötü olduğu zaman da dar, uzakta bulunan, gözle, dürbünle görülmesi imkânsız olan cisimleri tespit edip haber veren bir filettir. Radyo yayım esası üzerine yapılmıştır. Devamlı dönen anteninden çıkan dalgalar herhangi bir cisme çarptıkları zaman yine antene geri döner. Bu gidiş-dönüş boyunca aradan geçen zaman o cismin uzaklığını bildirir. Devamlı dalgalar yollamak suretiyle de o cismin gittiği istikameti tespit etmek mümkün olur. Hava alanlarında, limanlarda bulunan çok kuvvetli radarlarla hava ve deniz trafiği İdare edildiği gibi, uçaklar ve gemiler de radarla yollarını bulabilir ve karşılarına çıkan engellerden korunurlar.


Tepki


Tepkinin kuvvetiyle bahçelerimizi sulayan fıskiye döner, bahçıvanın elindeki su hortumu tıpkı canlı bir yılan gibi kendi kendine yerde kıvranır. Hatta en modem uçaklar bile tepkinin verdiği güçle uçarlar.


Başka bir cisim üzerine bir itiş gücü tatbik eden her cisim, o cisimden, İtiş gücü, ne eşit, fakat ters yönde bir İtiş gücüne maruz kalır ki buna da tepki denir. Bu tepki, dengenin bozulması halinde bir hareket doğmasına sebep olur. Bir topa vurduğu, muzu düşünelim. Vuruşumuz bir etkidir. Topta, vurma kuvvetimize eşit, fakat ters yönde bir kuvvet doğar. Tıpkı bunun, gibi tepkili motorlarda da basınçlı gaz, reaktörün çıkış yeri hariç, her noktasına büyük bir basınç yapar. Bu durum bir dengesizlik meydana getirir. Reaktör, gazın çıkışı yönünün tersine doğru şiddetle İtilmiş olur. Böylece de uçak hızla İleri fırlar.


Tecrübe pilotları uçak, füze ya da yarış arabası gibi taşıtları, yapıldıktan sonra ilk defa kullanıp deneyerek hayatlarım tehlikeye atarlar. Bunların cesur olmaları, tehlike karşısında soğukkanlılıklarını kaybetmemeleri gerekir.


Yarış motoru olsun, helikopter olsun, füze olsun, uçak olsun, yeni yapılan her aracın ve taşıtın kullanılmaya başlamadan önce denenmesi gerekir. Uzmanlar ve tecrübe pilotları bu yeni taşıtları deneyip kullanılmaya başlandığı zaman meydana çıkabilecek bir kusurları olup olmadığını kontrol ederler. Ancak tespit edilen kusurlar giderildikten sonra seri imalata geçilir. Tecrübe pilotları sayesinde denenen taşıtın hızı, manevra kabiliyeti ve önceden kesinlikle bilinmeyen özellikleri anlaşılmış olur.


İlk Model


Yeni bir makine ya da taşıt aracı yapıp seri yapıma geçilmeden önce bir modeli yapılır. Üzerinde bütün güvenlik ve sağlamlık denemelerinin yapıldığı bu modele “ilk model“ denir.


Bir araç yapılmaya başlanıp kullanılır hâle gelinceye kadar birçok safhadan geçer, önce plânları çizilir, tecrübe edilmek için ilk modeli imal edilir, deneyleri yapılır. Görülen aksaklıkları giderilerek yeni yeni modeller meydana getirilir. Sonra da seri hâlde yapımına geçilir. Böylece araç kusursuz hâle getirilmiş, kullanılmasındaki tehlikeleri ortadan kaldırılmış, en iyi verim sağlanmış olur.


 

3 Mart 2016 Perşembe

İstanbul’un Tarihi Ticaret Merkezi “Eminönü-Sirkeci”

Kimilerine göre İstanbul’un ta kendisi, kimilerine göreyse sadece kalabalık. Kimileri kuşlara yem verdiği İçin mutlu, kimileri İse tarihe dokunabildiği için. İstanbul’un tarihi çekirdeğinde yer alır Eminönü. Sirkeci’nin kaderi Bizans’ta da, Osmanlı’da da aynı olmuş. Dışarıdan malların geldiği, depolandığı, onca denizci ve tüccarın koşuşturduğu ticaret merkezi; kısaca İstanbul’un liman semtidir. Garın yapılması Sirkeci’ye ayrı bir önem ve canlılık kazandırmış, ünlü Orient Ekspresi’nin duraklarından biri olan Sirkeci Tren istasyonu, XX. yüzyıl mimarisine damgasını vuran yapılardan biri olan Büyük Postane binası, I. ve IV. Vakıf Hanları birkaç adımda erişebileceğiniz güzelliklerden sadece birkaçı.


Yeni Cami ve Sirkeci arasındaki Eminönü sokakları XIX yüzyılda yeniden düzenlenmiş. Günümüzde burası özellikle elektronik eşya meraklıları için bir cennet. Aradığınız pek çok şeyi ucuza almanız mümkün. Ayrıca bütçesi kısıtlı olanlar için de leziz kebap seçenekleri sunuyor.


Eminönü adını, Osmanlı döneminde burada bulunan Deniz Gümrüğü ve Gümrük Eminliği nedeniyle almış ama aynı dönemde Sirkeci‘de sirke satıldığına dair bir kayıt yok. Rumca “kumandanın yeri” anlamındaki “Strategion“dan geldiği düşünülüyor.


I. Abdülhamid Türbesi


Vakıf Han’ın karşısında I. Abdülhamid’in (1774-1789) yeni restore edilmiş türbesini güleceksiniz. Abdülhamid burada, kısa hükümdarlığı sırasında Yeniçeri ayaklanmaları ile mücadele etmiş oğlu IV. Mustafa (1807-1808) ile beraber yatıyor.


Sirkeci İstasyonu (İstanbul Garı)


Abdülhamid, Alman Mimar August Jachmund’dan Avrupa yakasına bir tren istasyonu tasarlamasını istemiş. 1887-1889 yılları arasında yapımı süren Eklektik tarzındaki garın ön cephesinde iki saat kulesi yer alıyor. Özellikle Orient (Şark) Ekpresi ile Avrupa’dan gelen yolculara hizmet verilmesi için yapılan binanın günümüzde son derece sıradan bir girişi var. Binanın yan cephesinde garın hizmete girdiği tarih, hem miladi hem de rumi takvime göre yazılmış.


Şaka gibi ama vitray pencerelerle süslü, muhteşem ön cephenin önüne bir benzin istasyonu dikmişler. Böylesine önemli bir tarihi eserin önüne benzin istasyonu inşa edilen bildiğiniz bir başka ülke varsa bizi de haberdar edin. Marmaray Projesi hayata geçtiğinde bu istasyonun faaliyetine son verileceği söyleniyor. Binanın içindeki küçük müzede (pazar ve pazartesi kapalı), özgün haliyle garın fotoğraflarını ve Orient Ekspres’in altın çağından hatıra bulabilirsiniz. Agatha Christie’nin ünlü polisiye romanı “Orient Ekspresi’nde Cinayet” ten uyarlanan filmin sahneleri bir zamanlar buradaki renkli ve heyecanlı koşuşturmayı hayata geçirmiş.


Orient Ekspres


Dünyadaki en ünlü, en büyüleyici ve en gizemli tren yolculuğu olduğu söylenen Orient Ekspres ilk kez 1888’de Londra’dan yola çıkmış ve Paris üzerinden İstanbul’a ulaşmış. 68 saat süren yolculukta, seçkin yolcular için zamanın tün konforu sağlanmış. Altın çağını yaşadığı dönemlerde ekspres, haftada iki sefer yapıyormuş. Ölümsüz polisiye yazarı Agatha Christie’nin başrole en az kendi kadar ünlü Belçikalı dedektif Hercule Poİrot’u oturttuğu “Orient Ekspresi’nde Cinayet” romanı 1974 ve 2001’de olma üzere iki kez sinemaya aktarılmıştı. Yugoslavya’da savaş çıkınca tren Londra Venedik arasında seferlerine devam etmiş. Arada sırada İstanbul’a geliyor Yolcularına fikirlerini sorduğumuzda “Yazın hamam gibi sıcak, dar ve üstelik çok pahalı” dediler.


Büyük Postane


I.Ulusal Mimari Akımı’nın yıldızlarından olan bu son derece etkileyici bina Vedat Tek tarafından 1905-1909 tarihleri arasında yapılmış. Yeni gelişmeye başlayan Türk Ulusal Mimari Tarzı ve batıya ait öğelerin birleştirilmesi konusunda atılmış adımları, bu binanın her köşesinde yer alan küçük kubbeli odalarda görmek mümkün. Kütahya çinilerinin kullanıldığı cephesindeki giriş kapısı üzerinde çini işlemeler ve eski yazı ile “Posta Telgraf Nezareti” yazıyor.


1927-1936 yılları arasında İstanbul Radyoevi olarak hizmet veren binanın içinde iletişim tarihi hakkında bilgi veren bir de küçük müze var. Müze’de bazı orijinal ahşap mobilyalar ile eski posta kutuları ve pullardan oluşan bir koleksiyon sergileniyor. Müzeyi gezerken merdivenler, tavan ve iç dekorasyonun inanılmaz güzellikteki detayları ile zarif işçiliğe dikkat edin.


 

29 Şubat 2016 Pazartesi

Hava, Meteoroloji, Atmosfer Basıncı ve Rüzgâr İlişkisi

Hava


Çeşitli gazlardan meydana gelmiş bir karşımdır. Dünyamızı, bütün üzerindekilerin beraber çepeçevre örter. Gözle görünmez ama her tarafı örter, en ince deliklerden bile geçer ve bütün boşlukları doldurur.


Meteoroloji


Yeryüzünün her tarafındaki hava durumunu inceleyerek havacılar, gemiciler, yolcular için havanın nasıl olacağını önceden tahmin etme işidir.


Meteorolojinin amacı, hava değişmelerini çok önceden, mümkün olduğu kadar doğruya yakın bir şeklide tahmin etmektir. Meteoroloji İla uğraşanlar, bu tahminleri yapabilmek İçin havanın basıncını. ısısını, elektrik durumunu, nem oranını ve alan rüzgârın hızıyla yönünü ölçen aletlerden yararlanırlar. Tabiî, havanın durumu devamlı değişmekte, daha sonrası için tahminler yapılmasını gerektirmektedir. Meteoroloji bilginleri, dünyanın dört bir bucağındaki istasyonlar, gözlem gemileri ve uzaydaki meteoroloji uydularının yardımıyla edindikleri doğru ve sağlam bilgileri radyo ile her tarafa yayarlar.


Atmosfer Basıncı


Dünyamızı çepeçevre çeviren havanın da kendine göre bir ağırlığı vardır. Etrafını çevirdiği her şeyin üzerine bir basınç yapar ki, bu basınç barometre denen âletle ölçülür. Bu basınç hem havanın nasıl olacağını, hem de uçakların kaç metre yükseklikte uçtuğunu öğrenmeye yarar.


Torricelli’nln 1643 yılında icat ettiği cıvalı barometre, havanın, ölçülebilen bir basıncı öldüğünü ortaya koymuştu. Bu basınç yer ve zamana göre değişmektedir. Gittikçe düşen atmosfer basıncı, rüzgâr ve çok kere de yağmur geldiğine işarettir. Artış gösteren bir atmosfer basıncı ise güzel bir havanın geleceğine işarettir. Yerden havalanan bir uçağın üzerindeki atmosfer basıncı, uçak yükseldikçe azalır, (her 100 metrede 1 santim) alçaldıkça çoğalır. Böylelikle uçaklarda, barometreden yükseklik ölçme âleti olarak da yararlanılır. Bu âlete, «altimetre» ya da yükseklikölçer adı verilir.


Rüzgâr


Su nasıl akıp giderse, hava da akarak yer değiştirir. Isınan hava yukarı doğru çıkar, boş bıraktığı yeri de yanındaki soğuk hava doldurur. İşte, havanın bu şekilde yer değiştirmesi rüzgârları meydana getirir.


Rüzgâr, değişik hava tabakaları arasındaki yoğunluk farkının sonucu olarak meydana gelir. Yüksek basınçtaki (antisiklon) daha yoğun hava, alçak basınçtaki (siklon) daha az yoğun hava tabakalarına doğru kayar, böylece rüzgâr meydana gelmiş olur. Muson gibi yılın belirli zamanlarında esen rüzgârlar olduğu gibi, alizeler gibi bütün bir yıl boyunca muntazam olarak esen rüzgârlar da vardır. Her bölgede esen rüzgârlar kendilerine göre özellikleriyle tanınırlar. Yurdumuzda kuzeybatıdan esen Kara, yel, soğuk ve kar getirir. Büyük Sahra’nın kuzeyinden Sicilya kıyılarına esen «Sirocco» çok sıcak ve kuru bir rüzgârdır.


 

28 Şubat 2016 Pazar

Hale, Flüorışıl ve Morötesi Işınlar Hakkında Kısa Bir Derleme

Hâle


Bazı sisli gecelerde gökyüzündeki ay’ı, başka gecelerde olduğu gibi tam net olarak göremeyiz. Çevresi ışıktan bir halkayla çevrilmiş gibidir. Böyle olunca birçok kimse yağmur yağacağını söyler. Ayın, bazı kereler de güneşin etrafını çepeçevre çeviren bu ışıktan halkaya hâle, ya da ayla denir. Hile, aslında ışık ışınlarının, sirüs adı verilen ve buz billürcuklarından meydana gelen bulut tabakalarından geçerken kırılmasından ileri gelir. Bu ışıklı halkalar sisli gecelerde sokak fenerlerinin ya da uzaklardaki ışıkların etrafında da görülür. Bazı kereler Manş denizinin üzerinden bile görülen Kutup KızıIlığını hâleyle karıştırmamak gerekir. Kutup kızıllığı, neon lambalarda olduğu gibi ışığın iyonlanmasından ileri gelir.


Flüorışıl


Bazı maddeler ve bazı gazlar elektrik akımıyla karşılaştıkları zaman ışık vermeye başlarlar. Bu gibi madde ve gazlara “flüorışıl” madde veya gaz denir. Flüoresan ampul adı verilen, ince uzun tüp şeklindeki ampuller hem aydınlatmada, hem de ışıklı reklâmcılıkta kullanılırlar.


İçindeki incecik telin akkor hâline gelmesiyle ışık veren bildiğimiz ampullerin ısınmasına karşılık flüoresan ampuller soğuktur. Çünkü bu çeşit ampuller bambaşka bir sistemle ışık verirler. Elektrik akımının etkisiyle meydana getirilen morötesi ışınlar, uzun bir tüp hâlindeki ampulün iç yüzünü kaplayan flüorışıl maddeyi ışık verir hâle getirir. Işıklı reklâmlar, içinde ya neon, argon, kripton, ksenon gibi tabiatta ender bulunan gazlar ya da ışığa değişik renkler verebilen bazı maddelerin buharları bulunan flüoresan ampullerle yapılır. Böylece mavi, yeşil, kırmızı, sarı, mor gibi çok çeşitli renkli ışıklar elde edilir.


Morötesi Işınlar


Güneş ışığı, yazları cildimizin yanıp kararmasını sağlayan morötesi ışınlar bakımından zengindir. Morötesi ışınlar veren özel lambalarla da, güneşin altında uzanmadan evlerimizde rahatça yanabiliriz. Fakat bu çeşit yanıkların tehlikeli olduğunu unutmamak gerekir. Morötesi ısınların derimizin rengini veren maddelerin üzerindeki etkisiyle güneş banyosu ya da ski yapanların ciltleri yanıp koyulaşır. Derimizin bu kararması da aslında morötesi ışınlara karşı korunmak içindir. Morötesi ışınlar, hele cildi çok hassas olanlarda tehlikeli yanıklara sebep olabilir. Ama öte yandan bu ışınlar, organizmanın D vitaminleri İmal etmesine yardımcı oldukları için de çok faydalıdırlar, zira kemiklerin ve dişlerin gelişmesinde D vitamini büyük rol oynar. Morötesi ışınlar, tıbbi bakımdan da iskelet sistemini kuvvetlendirip canlandırır.


 

21 Şubat 2016 Pazar

Eski Mitoloji Yazarları Hakkında Dair Küçük Bir İnceleme

Mitologya kaynakların çoğu, kaynak olarak Augustus zamanında yaşamış olan Lâtin şair Ovidius’u alır. Bu bakımdan, kimse onunla boy ölçüşemez. Hesiodos, Findaros ve tragedya yazarları için birer gerçek olan öyküleri o yalan, saçma olarak ele alır; çoğu kere duyguludur, söylev çeker gibi anlatır. Yunanlılarda o duygululuğa, o söylev havasına pek rastlanmaz.


Mitologyayla ilgilenmiş yazarların listesi uzun değildir. Listenin başında İliada’sı ve Odysseia’sıyla Homeros vardır.


İkinci yazar, İsa’dan önce dokuzuncu ya da sekizinci yüzyılda yaşamış olan yoksul bir çiftçidir. Hesiodos adlı bu çiftçinin şiirlerinden biri, Theogonia bütün bütüne mitologyayla ilgilidir, evrenin, tanrıların nasıl yaratıldıklarını anlatır.


Hesiodos’dan sonraki kaynak, çeşitli tanrılar için yazılmış şiirler olan Hymnos’lardır. Bazı araştırmacılara bakılırsa, sekizinci yüzyılla dördüncü yüzyıl arasında yazılmışlardır. Sayıları otuz üçü bulmaktadır.


Yunanlıların en büyük şairlerinden Pindaros, altıncı yüzyılın sonlarında yaşamıştır. Şenlikleri, spor oyunlarını anlatan şiirlerinde hep mitologyadan söz açılır.


Tragedya Yazarları


Üç, tragedya yazarının, en yaşlısı Aiskhyloş, Pindarosun çağdaşıydı. Sophokles ile Euripides daha gençti. Aiskhylos’un İranlılar adlı oyunu bir yana bırakılırsa, üçünün de bütün eserlerinin konuları mitologyadan alınmıştı.


Bu arada üç kişinin adını da anmak gerekiyor: Beşinci yüzyılın sonlarıyla dördüncü yüzyılın başlarında yaşamış olan komedya yazarı Aristophanes; Euripides’in çağdaşı, ilk Avrupa tarihçisi Herodotos; büyük düşünür Eflâtun.


İsa’dan önce üçüncü yüzyılda Yunan edebiyatının merkezi İskenderiye olmuştu. Bu yüzden İskenderiyeli şairler diye anılan Theokritos, Bion, Moskhos ve Rodos’lu Apollonios, mitologya ile ilgiler kurmuşlardır.


İsa’dan sonra ikinci yüzyılda yaşamış olan Lâtin yazar Apuleius ile Yunanlı Lukianos’un mitologya bakımından önemleri büyüktür. Eros ile Psykhe öyküsü yalnız Apuleius’un eserinde anlatılmıştır.


Ne zaman yaşadığı kesin olarak bilinmeyen Yunanlı Apollodoros da, Ovidius gibi, zengin bir kaynaktır. Anlatımının kuruluğu bakımından Ovidius’dan ayrılır.


Bir başka Yunanlı, Pausanias, gezip gördüğü yerlerle ilgili mitologya öykülerini İsa’dan sonra ikinci yüzyılda büyük bir ciddiyetle yazmıştır.


Romalı Yazarlar


Romalı yazarlar içinde Sen başta geleni Vergilius’dur. Çağdaşı Ovidius gibi, o da mythos’lara inanmazdı; ama mitologya kahramanlarında insancıl yanlar bulmuş, yazdıklarında onların bu özelliklerini belirtmiştir.


Romalı öteki şairlerin, mitologya açısından ele alınınca, önemli olmadıkları görülür. Onlar için mitologya öyküleri sadece birer gölgedir sanki. Yunan mitologyasını öğrenmek için’ zaten Romalılara değil yazdıklarının her kelimesine inanan Yunanlılara başvurmak gerekir.


 

Hikâye Nedir, Kelime Anlamı ve Daha Fazlasıyla Bir Derleme

Edebiyatta bir türdür. Romandan daha kısa, roman gibi kişilerin ruh hallerini bir olay çerçevesi içinde anlatan yazılara denir. Nesir de olur, nazım da. Daha çok nesir şeklinde görülür.


Eski edebiyatımızda hikâye diye geçen bu kelime XIX. yüzyılın ikinci yarısında «hikâye» adıyla, Fransızcadaki «roman» kelimesinin karşılığı olarak kullanıldı. Şimdi hikâye dediğimiz yazılara ise kıssa derlerdi. Sonra, “roman” kelimesi dilimize girince, hikâye veya kısa hikâye de “aconte”, büyük hikâye ise nouvelle kelimesine karşılık olarak alındı.


Hikâye tarzı, kaynakları bakımından eski Hint’e kadar gider. Halk arasında meydana gelen, sahibi belirsiz masallar da bu tarzın ilk örnekleridir. Arapların dünyaca tanınmış “Binbir Gece Masalları” iç içe geçmiş küçük Hikâyelerden meydana gelmiştir (Bk. Binbir Gece Masalları). Batı edebiyatlarında İlkin Rönesans öncesi çağının İtalyan yazarı Boccacio’nun Decamerone (On günlük ) adlı eseriyle bu türde yazılar görülmeye başladı. İspanyol, romancısı Cervantes’in hikâyeleri, İngiliz şairi Geoffrey Chaucer’in The Canterbury Tales (Canterbury Hikâyeleri) gibi eserlerle gelişti. Fransızlar ‘da, Ortaçağın sonlarına ‘doğru meydan alan Gülün Romanı, Tilkinin Romanı gibi Eserlerle Marie de France’in Heptamerone (Yedi günlük) adındaki eseri İlk hikâye örneklerindendir. Bu gibi eserlerde hemen yalnız olmaya önem verilirdi. İnsan karakterini, ruhunu tahlile yer bırakılmazdı. XIX. yüzyıl sonunda yetişen Fransız hikâyecileri (Daudet, Maupassant), Rus hikâyecileri (Puşkin, Dostoyevski), Amerikan hikâyecileri (Marie‘s Twain, Poe) bu tarza bağımsız bir edebi tür değeri kazandırdılar.


Bizde hikâyecilik, masala benzemekten çok geç kurtuldu. XIX. yüzyılın sonlarına doğru, Ebubekir Hâzım Tepeyran, Küçük Paşasıyla; Sami Paşazade Sezai Küçük Şeyler iyi, Servet-i Fürtun Edebiyatının ünlü İki hikâyecisi Halit Ziya Uşaklıgil ile Hüseyin Cahit Yalçın, birçok eser yazarak bu çığırda yepyeni bir yola girdiler. Onlardan sonra Ömer Seyfettin, bütün eserlerini hikâye şeklinde yazarak; Reşat Nuri Güntekin, mizah hikâyelerine de geniş İmkân vererek bu türü geliştirdiler. Günümüzde ise bütün eserini yalnız bu tarza bağlamış bir sanatçı olarak Sait Faik Abasıyanık yetişti.


 

26 Ocak 2016 Salı

Kızıl Bayram ve Tulumbacılarla Tarihimizdeki Enteresan Olaylar

Daha önce hiç duymadığınız bazı bilgileri sizlere açıklamak istiyorum. Araştırmalarım sonucunda bazı kaynaklardan derleyip sizler için hazırladığım bu makalemde kızıl bayram ve külhanbeyi kavramına değineceğim


Kızıl bayram ve tulumbacılar


O devirde sık sık çıkan yangınlardan birçoğunun da ocaklı eşkıya tarafından konulan kundaklarla çıktığı söylenir, zira her büyük yangın, bu gibi haşarılar ve haytalar için bir yağma vesilesi olurdu, bundan ötürü yangına kızıl bayram derlerdi. Yeniçeri tulumbacılarına gelince, yangınlarda, yalnız kendilerine fazla para ve bahşiş vaat eden zengin kimselerin konaklarım koruyarak ateşin yayılmasını önlemeye çalışmazlar, ateşten gayet uzak bir yeri beklerler de, göz göre göre ateş tehdidi altında bulunan bir fakirin çatısına hortum tutmazlardı.


Hamamlar ve külhanbeyleri


Bilhassa Fındıklı Hamamı, Tophane’de Kılıçalipaşa Hamamı, Galata’da Buğuluca Hamamı, Çeşmemeydam’nda Sokullu Meh-med Paşa’nm yeşil direkli hamamı, Kasımpaşa büyük hamamı, Unkapanı’nda Azepler Hamamı, Hacıkadm Hamamı, Küçükpazar Hamamı, Thhtakale’de Rüstempaşa Hamamı, Bahçekapı’da Sultan Hamamı, Yeni Cami’de Haseki Hamamı, Yıldız Hamamı, Hoca-paşa Hamamı, Küçükağa Hamamı, Şengül Hamamı, Kadırga Hamamı, Gedikpaşa Hamamı, Çemberlitaş Valde Hamamı, Aksaray Hamamı gibi çarşı ve pazar ortasındaki hamamlara kendini bilenler girmezdi. Gaflet edip girenler ya bednam olurlar ya da başlarına bir bela gelmeden çıkamazlardı; en hafiften kesesi ve saati muhakkak alınır, şikâyete kalksa dayak yerdi. Bazılarının da şah, çizmesi alınır; adamcağız aranacak olsa, “Geldiğinde şalın yoktu ve yalınayaktın!” cevabım alırdı. Geceleri de, bu hamamların içi ve camekân odaları, bekâr uşakları tarafından iskân edilir, türlü sebeple sık sık kanlı vakar çıkardı. Bu hamam zorbalarıdır ki, İstanbul’da ilk defa “külhanbeyi” unvanını almışlardır ve ilk külhanbeyleri ve Gedikpaşa Hamamı’nın bekar odalarından çıkmışlardır.


 

22 Ocak 2016 Cuma

Grip Cinsel Hayatı Etkiliyor

Son bahar – kış aylarında çok sık görülen gribal enfeksiyonun yarattığı bedensel ve psikolojik rahatsızlığın etkisiyle cinsel hayatın olumsuz yönde etkilendiği bilimsel olarak Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği tarafından yapılan bildiride ortaya konuldu.


Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED) tarafından yapılan açıklamaya göre soğuk algınlığı ve grip tedavisinde tercih edilen bazı ilaçların yan etkisi olarak erkeklerde erken boşalma, kadınlarda ise vajinal kuruluk görülebileceğini belirtildi.


”İlaçlar doktor reçetesiyle kullanılmalı”


Soğuk algınlığı ve grip tedavisinde kullanılan ilaçların yan etkilerini değerlendiren uzmanlar, bu tip ilaçların mutlaka doktor reçetesiyle kullanılması gerektiğini kaydettiler. İlaçların yan etkisi konusunda hastaların çoğu zaman uyarılmadığını özellikle grip ilaçlarının içerisinde yer alan antihistaminikler ve dekonjestanların erken boşalmaya sebep olabildiğini ifade ettiler. Ayrıca uzmanlar, “Ayrıca, seksten keyif almak için sağlıklı bir beden ve huzurlu bir ortam gereklidir. Eğer bedeniniz grip mikrobuyla mücadele içerisindeyse huzurlu değil demektir, bu da erken boşalmayı kolaylaştıran bir faktör olacaktır” dedi.


Grip ilacı kullandıkları dönemde erken boşalma sorununu yaşayan erkeklerin rahat olmalarını tavsiye eden doktorlar, ilaç kullanımının bittiğinde sorunun ortadan kalkacağını kaydetti. Gerçek tanı koyabilmek için 6 ay ve üzerinde haftada ortalama 2 kez düzenli bir cinsel hayatın takip edilmesi gerektiğine değinerek geçici erken boşalmalarda erkeklerin kompleks yapmaması gerektiğini yoksa bu sorunun daha büyüyebileceğini ifade edildi.


Sağlıklı bir cinsel hayat isteniyorsa bunlara dikkat edilmeli!


Grip ilaçlarının kadınlarda ise vajinal kuruluk şeklinde bir yan etkisi bulunduğunu söyleyen CİSED uzmanlar, bu sorunun acı ve isteksizliğe sebep olabileceğine dikkat çekildi.


“Erken boşalma kullanılan bir ilaçtan dolayı oluştuysa, hasta doktoruyla ilacı bırakmayı ya da değiştirmeyi konuşmalıdır. İlaç bırakıldığı için erken boşalma ortaya çıkmışsa, ilaç kimyasalı vücudu terk ettiğinde normal cinsel işlev geri gelecektir. Eğer normal işlev geri gelmezse, erken boşalmaya neden olabilecek diğer sorunlardan şüphelenilmelidir. Ayrıca hastalık dönemlerinde sorunlarla karşılaşmamak için cinsel ilişkiye ara verilmesini hem hasta olan kişiye hem de bulaşmaması için partnerine öneriyoruz. Üstelik erkeğin her zaman seks istediği ve her zaman her ortamda sekse hazır olduğu düşüncesi bir cinsel mittir, hurafedir. Bilindiği üzere cinsel mitler (doğru bilinen yanlışlar) kişilerin cinsel konularda doğru olduğunu düşündükleri, çoğu zaman abartılı, yanlış ve bilimsel değeri olmayan inanışlardır. Bu inanışlar cinsel yaşamı olumsuz etkilemektedir. Kadınlara önerimiz erkeğin de hastalık dönemlerinde olduğu gibi zaman zaman isteksiz olabileceğini, erken boşalabileceğini ya da sertleşme problemi olabileceğini bilmeleri ve anlayışlı, destekleyici, hoş görülü olmaları yönündedir. Aksi takdirde, kadının aşağılayıcı, azarlayıcı, reddedici tavırları erkeğin performans anksiyetesini artırmakta; bu durum geçici olsa bile kalıcı hale gelebilmektedir. Yani hastaların dinlenme, C vitamini, bol sıvı almaları ve iyi beslenmelerinin yanı sıra destek, sevgi ve anlayışa da ihtiyaçları vardır.”


Gribin görüldüğü gibi insanın bağışık sistemine verdiği zararlardan dolayı belki de yolunda gidecek şeylerin tam tersi yönünde olmasına etki etmektedir. Bunu sadece cinsel açıdan yarattığı olumsuzlar çerçevesinde değerlendirmenin yanılgı olacağını belirten cinsel enstitü derneği uzmanları başta her şeyin insanın kendi sağlığı için yapılması gerektiğini bunun için de gerekli önemlerin alınmasının altını çizdiklerini belirttiler.